Tag Archives: gay

G Seyahat Rehberi vol.2: London in a Nutshell

19 Nis

Mayor of London olduğum dönemde Institute of Advanced Legal Studies Kütüphanesi’ne bağışladığım “Promiscuous Kebab” adlı tek nüsha kitabımdan alıntıdır.

Londraaa ya da zorlarsak London Baby.

London is gay arkadaşlar. Önce bunu bi hazmedelim. Sokağa çıkıp merkeze iniyorsunuz, sokakta karşınıza çıkan insanların çoğu G. Zaten G  quartier Soho tam merkezde yer alıyor. Onun dışında bir kaç G merkezi diyebileceğimiz alanlar olsa da G’ler heryerde. Öyle ki London Pride, G polislerimiz, ardından G kara kuvvetleri, akabinde G havacılarımız, ardından G deniz kuvvetlerimiz ve şimdi drag queen’ler gibi bi sıra ile ilerlemekte. Özetle Londra bi G’ye ihtiyacı olan her şeyden fazlasını vermekte, no worries. Londra’ya Mart ortasından Eylül sonuna kadar gitmek lazım. Abartmıyorlar havası çok kasvetli.

Parklar

Londra dediğimiz zaman kimileri “ah oranın parkları bizde olsa” diye hemen yakınır. Çok haklılar. Hyde Park‘ta tehlikeli cruising akşamlarına, Regents Park‘ta Grindr buluşmalarına ev sahipliği yapar Londra parkları. Ama o Soho Gardens yok mu! İşte keşke Türkiye’de olsa diye aradığınız tam olarak bu.  Havaların güzeleşmesi ile birlikte o küçücük Soho Gardens’i düzünelerce G doldurur. Herkes en mevsimlik kıyafeti, güneş gözlükleri, albenici bakışları ile sadece birbirini süzer. Çekingen olmayın. Sohbetin, parkın tadını çıkarın.

Yemek

Gündüz parkta takıldınız, arada bi pub’da Jug of Pimm’s içtiniz. Şimdi bir yerde kanınızı doyurmak gerekiyor. Soho restaurant kaynıyor. Dünya mutfağından birbirinden lezzetli seçeneler sizin için Wardour Street‘e dizilmiş. 5 dakika için İtaylan aşçısı fantezisi kurmak istiyorsanız Princi‘ye gidip tatılar ve tatlılıkların tadını çıkarabilir, unutulmaz bir Thai yemeği için hemen karşısındaki Busaba‘da kalamarı yeniden keşvedebilir, Crepeaffaire‘de Harry Potter’dan Malfoy’la karşılaşabilir, Old Compton Street’te Ed’s Diner‘a girip bir anda ülke değiştirip butterscotch milkshake ve cheddar’lı patates ile lezzet şöleni yaşayabilir, date’inizle sofistike sohbetler yapmak istiyorsanız Balans‘ta deniz ürünlerinin tadına varıp içten içe burada konsept restaurant açmak lazım diye düşünebilirsiniz. Hala anlaşılmadıysa açıkça belirteyim, tüm bu mekanlarda ve neighbourhood’da yer alan bilumum restaurant, bar, cafe ve club G’lerin kontrolü altında, just enjoy!

Gece kendinizi yemekle avutmak istiyorsanız, çıktığınız tüm clubların civarında eve sosissiz dönmenize gölnü el vermeyen Türk göçmenlerimiz yardımınıza yetişiyor. Ayrıca Old Compton‘da yer alan Balans Cafe’lerden biri sabaha kadar açık bi şekilde gece hayatının iddialıları ile dolu.

Gece Hayatı

Londra’da gece hayatı erken başlıyor sevgili G’ler. 2’den önce club’a gidilmez gibi kıta avrupası yazılı hukukuna dair İstanbul alışkanlıklarınızı önce bi unutun. Ayrıca anglo-sakson bir diyardayız. Öyle kolay kolay ucundan olduğunuzdan dahi iyi görünme imkanınız yok. Adamlar yaşadığımız dünyanın kitabını yazmış; göstermelik tavırlarınızın, elinizdeki mojito’nun hiç bir değeri yok. Vücüdunuz iyi değilse değildir, barışın kendinizle. Anlattıklarınızla ilginç olmaya çalışmayın kendiniz zaten yeterince ilginçsiniz. Utangaçlığa hiç yer yok. Etraftaki ingilizler ingilizcenizin ne kadar dandik olduğunu anlayacak diye korkmayın; etrafınızda sandığınız kadar çok ingiliz yok, varsa da karşılaştıkları ilk yabancı siz değilsiniz. Terbiye amaçlı bu petit introduction ardından gelelim sadete.

Londra G gece hayatı ana olarak üç bölgeden oluşur. Soho, Shoreditch ve Vauxhall. Hafta içi nazaran sakin bi akşam geçirip biraz da sıradışı mekanlarda olmak istiyorsanız. Shoreditch, The George and Dragon tam size göre, aynı şekilde Soho’da yer alan China Town’da gizlenmiş Experimental Cocktail Club‘ı da görmeden dönmek istemezsiniz (Giriş için e-mail üzerinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor). Ayrıca Angel ve Shoreditch area merkezden sıkıldığınızda her zaman size güzel sürprizler sunacağından bir google search’i haketmekte.

Soho’da gündüz takılırken bir sürü mekan görmüşsünüzdür. Sizi temin ederim bunların bi kısmı içine girer girmez çıkmak istyeceğiniz mekanlar. Bu sebeple gittiğiniz yeri bilmek çok önemli. Önce pre-club’lardan başlayalım. Londra’da pre-clublarda adam gibi vakit geçirmek istiyorsanız 9-9.30 arası orada olmanızı öneririm. Friendly Society semi-futuristic, semi hipster dekorasyonu, The Yard bahçe ve balkonu ile sizi çağırmaktayken KU Bar ise club öncesi tam bir antreman niteliğinde. Saat 11-11.30 oldu mu bulunduğumuz mekana hemen “burasının tadı kaçtı”  bakışı atıp, o gecenin esas mekanına ilerliyoruz. İlerlerken mekan çıkışlarından ya da sokaktan flyer veya bileklik almak gecenin ilerleyen mekanlarına vermeniz gereken giriş ücretlerinden kurtulmanızı sağlayacaktır. Bu ne cheap’lik demeyin, alın. Cuma akşamları herkes Popstarz‘da olur. Siz de orada olun. Cumartesi ve Pazar için ise mekan kesinlikle G-A-Y Late‘tir. G-A-Y Late’e geldiğinizde saat 12 olmuşsa sıra sizi üzer ama yılmayın. Kalabalık grupları alamayacaklar, arada yılanlar olacak, ayrıca sırada hep sohbet olur. Bekleyin. Tabi 12’den önce gitmek de bir seçenek olabilir. G-A-Y Late candır ama 3’te kapanır. Çıkışta G-A-Y Heaven‘a doğru giden bir kafile vardır onlara takılıp geceye orada devam edebilirsiniz. Ancak Heaven da 5’te kapandığı için size Late’in kötü son saatini bırakıp Heaven’a geçmenizi öneririm. Cumartesi akşamları Heaven’da sürpriz konserler olabiliyor. Bir kere sürpriz olarak Madonna bir kere de Kylie çıkmış bana Eurovision öncesi Blue denk gelmişti. Surpriz konser yoksa Countdown Party var demektir. Top 100’la dansın dibine vurmanız mümkün. Ayrıca Perşembe akşamı Heaven’da bi lifetime experience olarak adlandıra bileceğimiz pipi show düzenlenir. Perşembeleri 12’de orada olun. Saat 5’te Heaven’ı da kapadıktan sonra hala geceye devam etmek istiyorsanız işte o zaman  Vauxhall’un yolunu tutma zamanıdır. Vauxhall’a geldiğinizde kafanız elbette nereye girdiğinizi anlamayacak kadar güzeldir. Onun için özel bir mekan tavsiye etmek istemiyorum.

Gece hayatının popülerlerini bir kenara bırakacak olursak Londra’da fetiş partilerden kabarelere kadar bir sürü seçenek bulunmakta. Tavsiyem gitmeden önce mekanı internetten bi okumanız. Foursquare commentlerine bakmanız. Elbette sizin de fit ettiğiniz bir yer vardır.

Acil Halvet İhtiyacı

Ateş başınıza vurdu ama gün ortası ya da hiç club’a gidesiniz yok. Sorun değil, çok şükür Grindr‘ın anavatınındayız. Londra’da herkes ülkemizin aksine Grindr’ın nasıl kullanacağını çözmüş. Bir kaç chat sonrasında sürekli aynı cümlerin döndüğünü göreceksiniz. Fun? NSA fun now? Wanna suck it now? Nice smile, do u have a dick pic? tag cloud’dan sadece öne çıkanlar. Lütfen yüzünüzü gizlediğiniz fotoğraflar gönderip ülkemizin adını homophobic‘e çıkarmayın zaten almanların kendini güneyli sandığı bir dünyada yaşıyoruz.

Grindr tek seçeneğimiz değil. Saunalaaaar. Evet terli insanlarla aynı jakuzileri paylaştığınız yerlerden bahsediyorum. Sauna konseptinden bir haberseniz öyle kalın, bu paragrafı atlayın. Exibitionist döneminde olanlar ise özenle okusun. Keza Londra saunaları buhar odası orgy’leri, havuz flörtleri, dark room fantezileri, jakuzi yiyişleri, salıncaklı koridorları ile top noktada. Kısaca özetliyorum google’layıp bulursunuz. Chariots Shoreditch, pazar günleri öğlen 2 gibi gidilmeli.   Oldukça büyük bir facility, haliyle geniş yelpazede bir kitleye hitap ediyor. The Locker Room, Londra’nın en friendly saunası diyebilirim. Uzun uzun saatler takılabilirsiniz. Saunada ev rahatı arayanlar, gittiklerine pişman olmayacaktır. Haftasonu öğleden sonra gidilmeli. Pleasuredrome, sauna pazarının en posh mekanı. Ne kadar posh olabilirse işte.  Kitle de kendince seçici, bir çok fanteziye uygun temiz bir mekan. Her gün 4-5 civarı gidilebilinir. The SaunaBar, merkeze yakınlığı SaunaBar’ın en büyük avantajı, mekan biraz küçük olsa da kitlesi hiç fena değil.  Saat 4 gibi gidilmeli.  Sweatbox Soho, sauna işinin en iddialıları bunlar. Keza üst kat G spor salonu, spor salonuna üye olursanız saunadan da ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Keza soyunma odalarınız ortak. Salon’u da günlük kullanmak mümkün olduğundan önce kaslarınızı şişirip hemen ardında aşağıya inerek emeklerinizin karşılığını almanız mümkün.

Önce Sağlık

Hazır Londra’ya gitmişken bir de G sağlığınızı kontrol ettirmek istermisiniz. Hiç bir ücrete tabii olmadan adınızı bile vermeniz gerekmeden cinsel yollarla bulaşan tüm hastalıklar bakımından kontrol olabilirsiz. Ayrıca olmaz demeyin, burası Londra, bir anda kendinizi hiç tanımadığınız biri ile bir okulun tuvaletinde korunmadan sevişirken de bulabilirsiniz. Bu durumlarda hemen 56 Dean Street‘in yolunu tutuyorsunuz. Sizi asla yargılamayan doktorlarla açıkça konuşup, ülkemizde sunulmayan bir çok tedavi seçeneği ile aklınızı kurcalayan her neyse daha rahat bir şekilde hayatınıza devam edebilirsiniz.

G Social Life

Gayliğin 21.yy’da olduğu nadir şehirler birindeyiz. Tabii ki de G kürek takımı da var, G’ler için özel room mate arama etkinlikleri de. Aklınıza ne geliyorsa G versyonu siz istediğiniz sürece orada. Village Drinks diye bir oluşum söz konusu. Web siteleri online dating için çok elverişli olmasa da profesyonel hayatta yer alan bir çok G’yi etkinkliklerinde bir araya getiriyor. Aynı zamanda politikacıların, gazeticilerin konuşmacı olduğu bir sürü konferans da düzenlemekte.

Umarım Londra deneyiminiz oldukça tatmin edici geçer. Gözünüz ve kalbiniz hep açık olsun. Ve unutmayın Londra’da olan hakkikaten orada kalıyor. Keza eşi benzeri yok.

Reklamlar

İstanbul’da gay bir kitap partisi

5 Nis

İstanbul’un gay scene’inden biraz uzağız bu aralar. Hem fiziksel olarak İstanbul’dan bir süre uzak kalmaktan, hem de gay mekanların aynı sıkıcı konseptinden hala kendini kurtaramayıp değişememesinden kaynaklanıyor bu uzaklık. Neyse, postumuzun konusuna gelelim. İstanbul’un sıkıcı gay scene’inden bize ufak bi değişiklik vaat eden bir partiyi duyurmak için bu post. Daha önce de Söylenmeyen adında bir kitap çıkaran, “Murat Renay” rumuzlu arkadaşımız, “Ben senin bildiğin erkeklerden değilim” adında yeni bir kitap daha yayınlamış. Kitaplar hakkında henüz bir yorum yapamayacağım, zira ikisini de okumadım ama Türkiye’de bir eşcinselin eşcinsellik üzerine değil kitap, post-it yazması bile bana göre sevindirici bir şey. Bu vesileyle de Murat Renay’ı tebrik edelim. Murat Renay, yeni kitabının tanıtımı ve kutlaması için The Hall’un içinde yer alan Bubble adlı mekanda, önümüzdeki Cumartesi parti veriyor. Bu gecenin DJ’liğini de kendisi üstlenecekmiş ayrıca. En azından şöyle bir kapıdan kafamızı uzatıp neler oluyor neler bitiyor görmekte yarar var. Belki İstanbul’da ihtiyacımız olan tarzda bir eğlenceyle karşılaşırız.

Murat Renay’ın, partiyle ilgili kendi blogunda yazdığı postuna da buradan ulaşabilirsiniz: http://homohobi.blogspot.com/2012/03/bu-sizin-bildiginiz-partilerden-degil.html

G Seyahat Rehberi vol.1: Sitges

23 Mar

Sitges’i (Okunuşu: Siçes) herhalde daha önce duydunuz. Hatta gitmiş olmanız bile mümkün. Ben çokça defa ve en önemli zamanlarında Sitges’te bulunduğum için artık bu güzide G tatil beldesini sizlere tanıtmak için bir yazı yazmanın da zamanı geldi. Ee yaza da az kalmadı, artık tatilinizi planlamaya başlamanız lazım. Ben de sizleri düşündüm. Daha önceki yazılarda bu tarz bir seyahat rehberinin sinyallerini size vermiştim. Bu yazı serisinin de ilk bölümü için Sitges’i seçtim. Öyleyse öncelikle Sitges’in nerede olduğuyla başlayalım. Aslında buraya bir harita koyacaktım ama zaten artık öyle antikalıklar yapmaya da gerek yok. Bir şekilde becerip bu siteye girebildiğinize göre bir zahmet google’a Sitges yazdığınızda nerede olduğunu görebiliyorsunuz haritadan. Sitges, Barselona’ya 38 km uzaklıktaymış. Dolayısıyla bu da Sitges’e bir seyahat düzenlemeyi kolaylaştırıyor. Barselona’ya gitmeye karar verirseniz, özellikle de mayıs-ekim ayları arasında bir tarihteyseniz, mutlaka günübirlik de olsa Sitges’e bir uğrayın.

Sitges, dünyanın en gay-friendly yerlerinden biri olarak gösteriliyor. Gerçekten de öyle. Fakat bana göre dünyanın en gay yerlerinden biri değil, size bunu hissettirmiyor. Demek istediğim, eğer Pride haftasında falan gitmediyseniz, bir Gay Eğlence Parkı’na gelmiş gibi hissetmeyeceksiniz kendinizi. Bu da bence iyi bir şey. Zaten resimden de görebileceğiniz gibi küçücük bir yer, bir de gözümüze gözümüze “GAY” sokulmasına gerek yok. Her ne kadar Gay/Lesbian travel destination olarak lanse edilse de ben hiç lezbiyen popülasyonuyla karşılaşmadım. O yüzden buradan lezbiyen takipçilerimize bir “sorrryyy” yolluyoruz. Fakat şunu da ekleyelim ki, Sitges sadece gayler için değil, her tipten insan için güzel bir tatil seçeneği.

 

Nasıl Gidilir?

Ben Sitges’e gitmenin üç yolunu biliyorum, zaten daha fazlasına da gerek yok. Birincisi Barselona’da Sants ya da Passeig de Gracia istasyonlarından Renfe trenlerine binerek gitmek. Yarım saat sonra Sitges’te oluyorsunuz. Trenler gayet rahat ve eğer gündüz giderseniz camdan enteresan bir manzara eşliğinde geleceksiniz. Tren tabii ki belli saatlerde var, örneğin gece gec saatlerden sabaha kadar tren yok. Tam saatlerine ihtiyacınız olursa Renfe’nin sitesinden (www.renfe.com) öğrenebilirsiniz. İkinci yolu El Prat Havaalanından, Barselona’ya hiç gitmeden direk Sitges’e geçmek istiyorsanız, özel otobüs şirketlerinin otobüsleri var. Onları havaalanında bulabilirseniz (benim için bulmak çok zor olmuştu) onlara binip cüzi bir meblağ ödeyerek Sitges’e varabilirsiniz. Üçüncü yolu da taksiye binmek. Dalga geçtiğimi düşünebilirsiniz ama bunu yazmamın bir sebebi var. Geceyarısından sonra Sitges’den dönmek için ne tren ya da otobüs bulacaksınız. Sitges belli bir saatten sonra  yapacak hiçbir şey bulamayacağınız bir kasaba, eğer kafanızı sokacak bir yeriniz, kumsalda içecek içkiniz ya da sevişecek birileriniz yoksa Barselona’ya dönmek isteyebilirsiniz. Bu durumda bir şekilde bir taksi çağırıp, Barselona’ya 60 euro karşılığında, fantastik yollardan ulaşabilirsiniz. (Evet bunu yaptık)

 

Minimal Sightseeing

Gündüz şehirde öncelikle biraz bu küçük ve sevimli akdeniz kasabasını yürüyerek tanıyabilirsiniz. Sahile inmeden önce biraz ara sokaklarda takılın. Kasabanın sahil şeridinin hemen hemen ortasında ise küçük surları, kalemsi bir yapısı ve kilisesi var. Burası hoş bir yer, genelde evlenen çiftler buraya gelip fotoğraf çektiriyorlar. Siz de yapabilirsiniz. Bu kilise-kale karışımı yapıdan sahil boyunca kuzeye doğru giderseniz, güzel restoranların olduğu bir sahil şeridine geleceksiniz. Burada, biraz da cebinize güveniyorsanız güzel bir şarap açtırıp, deniz ürünleri ağırlıklı ispanyol yemekleri yapan bir kaç güzel restoran var. Onları tercih edin. Paella pek tavsiye etmiyorum ama güzel balık kızartmalar, kalamarlar gibi çeşitli lezzetleri bulmanız mevcut. Restoranda oturup pahalı şarabınızı içerken, sahilden geçenleri veya sizin gibi yemeğini yiyen G’leri kesebilir hatta tanışabilirsiniz. Başka bir opsiyon da Grindr açıp beğendiklerinizle tanışmak olabilir. Fakat İspanya’da bu Grindr çok fazla kullanılmıyor, zaten yurtdışından gelenler de otelde falan değillerse genelde internete bağlanamadıkları için çok verimli bir sonuç alabileceğinizi söyleyemeyeceğim. Yine de eğlenceli bir şeyler yakalayabilirsiniz. Bahsettiğim restoranlar dışında şehrin bu kısmının çok fazla bir olayı yok. Ha bir de buralarda bir yerlerde gezinirken Bacardi’nin müze-dükkan karışımı bir binasına rastlayabilirsiniz. Bacardi ailesi Sitges’liymiş meğer ve buradan Küba’ya gidip Bacardi Rom’larını üretmeye başlamışlar falan filan gibi bir hikayesi var. Rom sevenlere de bunu belirtelim.

 

Beach

Eeee hala bu rehberin pek bir G’liğini göremedik dediğinizi duyar gibiyim. O zaman hemen bu kilise-kale karışımı yapıdan yine sahil boyunca bu sefer güneye doğru gidelim. (kuzey güney ayrımını yapamazsanız, suratınızı denize doğru verirseniz solunuz kuzey, sağınız güney oluyor bu kasabada.) Sahili takip ederken yürürken, bu noktadan itibaren sıra sıra dizilmiş kumsallar var. Vücudunuza güveniyorsanız üstünüzü çıkarın, güvenmiyorsanız kendinizi en çekici bulduğunuz halinize sokun bir şekilde ve kumsalların üstündeki setten yürümeye başlayın. Aslında bu bölgeyi Cruising zone olarak da kabul edebilirsiniz. Burada Cruising’den bahsetmişken, hemen ekleyelim Sitges’te gidebileceğiniz 1-2 tane sauna da var. Ben hiçbirini denemedim ama herhalde oteli ve barıyla Sitges’te ün salmış Parrots’un saunasını deneyebilirsiniz. G plajına geldiğinizde ise bunu hemen anlayacaksınız merak etmeyin, kaçırmanız imkansız! İsmini merak edenler varsa: “L’Estanyol”. Aşağı yukarı aşağıdaki resme benzer görüntüler göreceksiniz:

Bana göre, Sitges’in en güzel kısmı plajda geçen kısımlar. Hemen havlularınızı serip verimli olduğunu düşündüğünüz bir yere serilin. Tişörtünüzü en karizmatik şekilde çıkarıp (hala çıkarmadıysanız) kendinizi denize atın sevgili G’ler. Burada güneş batana kadar takılabilir, mojitolarınızı yudumlayabilir, denizde frizbi oynayabilir, uçurtma uçurabilir, birbirlerine güneş yağı süren “canıııııım” ları izleyebilirsiniz. Yalnız kaliteli bir güneş gözlüğünüz olsun lütfen. Sitges’in denizi çok güzel. Biz güneş batarken, plajlar boşalmışken bile girmiştik, gerçekten keyifli bir deniz. Siz plajda takılırken bazen promoterlar gelip gece nereye çıkmanız için size ipuçları veren flyerlar dağıtabiliyorlar. Biz o flyerlarla elişi yapmıştık ama siz belki saklayıp kullanırsınız. Tabii fos çıkma ihtimalleri çok yüksek. Plajlarda fark edeceğiniz diğer bir nokta da G popülasyonunun yaş ortalamasının beklediğinizden biraz yüksek olduğu. Evet 20’lik gençleri yukarıdaki resimdeki gibi göreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz, zira Sitges’te 30 yaşın altında birini bulmak çok zorken, çoğunluk 40 yaşın üstünde.

 

Yemek

Ne diyeyim ki? Yemek için çok özel bir önerim olmayacak, daha önce dediğim gibi o sahil şeridindeki restoranlardan gözünüze güzel gözükenlerden birine oturun. Pahalı olacaktır ama genelde yemekleri gayet güzel oluyor. Sitges, turistik bir kasaba ve ucuz değil. Her şey İspanya standartlarından daha pahalı doğal olarak. Keşke olmasaydı ama ne yapalım! Eğer masraflardan kısmak istiyorsanız, benim de sevdiğim dengeleme politikası yapın. Bir gün güzel bir restorana gidip akşam yemeğinizi yiyin, öğle yemeğinizi veya daha sonraki yemeklerinizi de bakkaldan aldığınız nevalelerle geçiştirin. Biz paramız az olduğunda öyle yapmıştık. Ekmek, peynir, chorizo, jamon ve gözünüze güzel gözüken herhangi bir kaç şeyi toplayıp, yanına da bir şarap açarsanız aslında kendinize tipik bir minimal ispanyol sofrası hazırlamış oluyorsunuz. Sahilde ya da parkta bile yiyebilirsiniz. Kendi müziğinizi de açarsanız gayet keyifli bir şekilde güneşin sersemliğini üzerinizden atabilirsiniz. Ayrıca isteyenler varsa, kasabada bir de Burger King bulunuyor ama bence bakkal seçeneği çok daha cazip. Gece bar veya disko sonrası acıktıysanız önereceğim yer “Charlie’s” ya da benim tabirimle “Charlie Abinin Yeri” adlı büfemsi yeri bulmanız gerekiyor. Kasabanın içinde bir yerlerde. Bulması çok zor değil. Charlie’s geç saatlere kadar hotdog, hamburger, patates kızartması gibi bilimum junk food yiyebileceğiniz sokak arası bir dükkan. Hatta dükkan bile denemez, bir tezgah ve bir mutfaktan ibaret aslında. Bir Sitges klasiği !

 

Gece Hayatı

Evet, işte çok merak ettiğiniz, sabırsızlıkla beklediğiniz kısım geldi: Gece Hayatı!! Nı-nııııııı… Hayalkırıklığı geliyor !   Evet Sitges’in gece hayatına dair çok bir numarası yok, hatta şanssızsanız hayatınızın en sıkıcı gecesini bile geçirmeniz mümkün. Sitges’in gece hayatı sözkonusu olunca hata yapmak için çok fazla seçeneğiniz var. Size hafifçe bile gülümsetemeyen drag show’larla, Bear Karaoke partileriyle, kimsenin dans etmediği sıkıcı barlarla veya “aklını başına topla, hareketlerine dikkat et” diyerek size ayar veren bir garsonla karşı karşıya kalmaya hazır olun. Sitges’de eğlenmenin sırrı, her ne şekilde, her ne yolla olursa olsun kafanızı her zaman güzel tutmak. Bunu hiç unutmayın. Hazırlıklarınızı yapın ve kafanızı güzel tutun. Mutlaka içmeye plajda başlayın, yemekte devam edin ve gece de hız kesmeyin. Canınız içki istemiyorsa, Sitges sokaklarında alternatiflerini bulmak oldukça mümkün. Harika barları Sitges’te bulamayacaksınız maalesef ama çok fazla eğlenmeniz mümkün, çünkü Sitges’in rahatlığı size bu ortamı veriyor. Ne de olsa tatildesiniz, birazcık kayışları gevşetin. Sitges’in gece hayatıyla ilgili en büyük kozu “Gay Beach Party”. Yazın belli tarihler arasında, her salı gecesi organize edilen bu parti, Sitges’in en ünlü en sevilen partisi. Sizi belli bir yerden otobüsle alıp kasabanın biraz dışında bir plajdaki diskoya götürüyorlar ve olaylar gelişiyor. Eğer ziyaretiniz salı gecesini de kapsıyorsa, mutlaka gidin derim.

 

Festivaller

Sitges tam bir festival şehri. Şehrin aslında iki tane olayı çok önemli, haydi ben bu listeyi biz G’ler için biraz daha genişletiyor ve Sitges’in üç önemli festivalini size anlatmaya başlıyorum. Senedeki sıralarına göre, bunlardan ilki Sitges Karnavalı. Rio karnavalı ve dünyadaki bir çok karnavalla aşağı yukarı aynı tarihlerde yapılıyor. Aslında Katalonya bölgesinde bu karnavaldan önce Barselona karnavalı, daha sonra ise Tarragona karnavalı var. Tema genel olarak hepsinde aynı: Herhangi bir kostüm giy, Sarhoş ol, Kalabalığa karış. Sitges’te Rio Karnavalına benzer bir geçit de yapılıyor fakat tabii ki daha küçük çaplı. Fakat çok ama çok büyük bir katılım var. Tüm Barselona ve yakınlardaki diğer şehirlerden insanlar, kostümlerini giyip, tıklım tıklım trenlere doluşuyor. Hatta meydanlardan otobüsler kaldırılıyor karnaval için. Eğer kalabalığa dayanabilirseniz ve arkadaş grubunuz da eğlenceliyse çok güzel vakit geçirmeniz mümkün. Yalnız mutlaka güzel, uğraşılmış bir kostümünüz olsun. Unutmayın, siz G’siniz ve size bu yakışır. Öyle kafanıza dandik bir maske geçirip gelmeyin sakın. Karnaval Şubat ayı sonu, Mart ayı başı, her sene değişen bir tarihte. Bu da karnavalın en tatsız yanı, zira hava çok soğuk oluyor ve eğlencenizin tadı kaçıyor biraz.

İkinci bahsedeceğim olay ise tahmin edebileceğiniz gibi Sitges Gay Pride. Bu da temmuz aylarının başlarında düzenleniyor. Bence bu seneki afişleri de gayet tatlı olmuş. Bir hafta boyunca, her gece farklı bir temada, Sitges’teki farklı mekanlarda parti düzenliyorlar. Ayrıca geçit de oluyor tabii ki. Bir de tüm hafta boyunca o sahil şeridindeki setin üstüne sahneler ve içki standları kuruluyor ve akşamüstünden geceye kadar burada drag showlardan tutun, dünyanın dört bir yanından gelen amatör gruplar, djler vs. oluyor. Müzik adına çok fazla bir şey yok ama günbatımı, açık hava, plaj, dans, içkiler falan derken çok keyifli bir ortam oluyor. Yalnız unutmamak lazım ki Sitges turistik bir yer ve Pride ortamı da şehirlerdeki gibi olmuyor, o da turistik oluyor. Takdiri size kalmış. Aslında Barselona’nın Pride’ı daha kalabalık, daha dolu ve daha eğlenceli geçiyor.

Üçüncü bahsedeceğim olay da Sitges Film Festivali. Bu festivalin her ne kadar G’lerle pek alakası olmasa da oldukça önemli bir festival, o yüzden bahsetmeye değer. Korku, Bilim-Kurgu ve Fantastik filmler festivali, hatta bu alanda dünyanın en büyük ve en önemli festivali deniyor. Bir çok ünlü yönetmen, aktör ve yapımcının Sitges’te bulunduğu yaklaşık iki hafta süren festivalin en eğlenceli kısmı ise sonlarına doğru yapılan Zombie Walk. Yani herkesin türlü türlü zombi kostümü ve makyajlarıyla bir araya gelip zombi gibi şehrin sokaklarını yürüdüğü bir parti. İnanılmaz eğlenceli bir gece oluyor. Bu festival de Ekim ayında düzenleniyor.

Bunların dışında bir sürü küçük küçük festivaller de var: Sitges International Bears Week, Gay Bootcamp ve Sitges Wine Festival bunlardan birkaçı.

Evet benim Sitges ile ilgili anlatacaklarım bu kadar. Umarım bu rehberi okuyup, sitges’e gitmeye karar verirsiniz ve faydasını görürsünüz. Eğer Sitges’e gitmişseniz, yorumlarınız veya sorularınız varsa buraya yazın efendim. Bir de daha fazla bilgi falan almak için size bir kaç link veriyorum. Bunlara da bakarsınız:

Gay Sitges Guide: http://www.gaysitgesguide.com

Sitges Gay Pride: http://www.gaysitgespride.com/

Gay Beach Party: http://www.gaybeachparty.com/

Herkese İyi Tatiller !!

Bir şey değil Madonna…

11 Kas

İkonlarımızdan Madonna bizlere teşekkür etmiş.

Kendisine ‘bir şey değil’ diyor, başarılarının devamını diliyoruz.

G gözüyle Avrupa

12 Eki

Mutlaka facebook’ta ya da internette bir yerlerde, Türkiye’yi “No Youtube Land” olarak gösteren Avrupa haritasına rastlamışsınızdır. O haritayı yapan Yanko Tsvetkov, bir de bizim gözümüzden Avrupa haritası hazırlamış. Hemen bakıyoruz:

Biraz gezgin bir gayseniz, haritaya baktığınızda gülümsediğiniz kesin. Öncelikle Federated Holiday States of the Mediterranean var karşımızda: Portekiz, Yunanistan, Hırvatistan, İsrail, Kıbrıs, Sardinia ve Balearic adalarının dahil olduğu bu birleşik devletimiz, Akdeniz’deki güzide tatil seçeneklerimizi gözler önüne sermekte. Gay plajlarını ve popülasyon kontrasyonunun olduğu sahil kasabalarını ve adaları ile bize kucak açan bu Akdeniz cennetlerini severiz, sayarız ve Avrupa’nın en gidilesi yerlerinden olarak görürüz. İtirazı olan? (Not: İlerleyen yazılarda, G Seyahat Rehberi ile karşınızda olabiliriz, muhtemelen bir dahaki yaza…)

Şimdi zavallı ülkemize bakıyoruz ki ne görelim? Sexy Homophobic Men olarak tanımlanmışız. Buna biraz itirazım var. Yani Homophobic Men kısmını anladım da Sexy kısmı biraz fantastik olmuş. Tamam arada seksi olarak tanımlayabileceğimiz numuneler çıkıyor fakat bu konuda Türkiye, Avrupa ortalamasının çok çok altında arkadaşlar. Olmamış diyor, en önemli eşcinsel aktivitemiz yağlı güreşlere gönderme olarak “Oil Wrestlers” ve canım sağlık bakanımıza itafen “Gay Treatment Center” isimlerini alternatif olarak kamuoyuna sunuyorum.

Diğer alternatif isim önerilerine gelince…

Rusya: Burada koca bir “Meh” görüyoruz ki gerçekten de Rusya, koca bir “Meh” benim için de.   Burada da alternatif isim olarak sevgili Giddens’ın hatrı için, “Medvedev Land” ismini öneriyorum.(bkz. Dünyayı Yöneten Yakışıklılar)

Hollanda: “Hash” ismini, Fas’a transfer ediyor ve burası için “Cruising Land” adını öneriyorum.

Fransa: “Twinkreich” ‘ı desteklemekle beraber, “XL Land” adını öneriyorum

İsveç: “Thrashy Dance Music” ismini desteklemek adına ek bir alternatif isim olarak “Dancing Queen” geliyor.

Bunların dışında göze çarpan diğer eğlenceli isimler ise, Slovakya “Military Porn”, Macaristan “Non Military Porn”, Almanya “Dungeon”, İtalya “Straight Homos”, İngiltere “Saunas”, İskoçya “Skirts”, İrlanda “In Denial”, İspanya “Bears”

Unutmadan Yanko Tsvetkov’un diğer haritalarını da görebileceğiniz websitesine bir link verelim.

Yine unutmadan belirtelim ki, Tsvetkov‘un haritalarının hepsi geçtiğimiz günlerde Milliyet.com.tr ‘de anasayfadan yayınlandı – Bir tanesi hariç ! Hangisinin yayınlanmadığını tahmin etmenin sizin için hiç zor olmadığına eminim.

Garanti Bankası Sen Çok Yaşa!

3 Ağu

Gel de Garanti Bankası’na gençlere ve bizlere verdiği bu güzel destek için teşekkür etme! Yıllarca bu yakışıklılar için basketbol maçlarını izledim, ah Kerem vah Engin diye kendimi oradan buraya attım. Ta ki bu harika videoya kadar! Bu video sadece seksi basketbolcularımızın harika oyunculuklarını gösterdikleri bir reklam filmi değil dostlar. Bu reklam filmi, bizlerden gereken desteği alırsa, Türkiye’de devrim yaratacak bir olay. Nasıl mı?

Türkiye’de sporcuyu seks objesi haline getirme sorunu var. Blog’umuzu yakından takip ediyorsanız, bilirsiniz: Seksi sporcular konusunda yapılan kampanyalar hep ülkemizin dışından örnekler. Bizim her gün sokakta görme ihtimalimiz olan, gazatelerde, dergilerde, TVde gözümüze gözümüze imajları sokulan bu sporcuları gerekli seksapele sahip başka yaratıcı çalışmalarda hiç göremiyoruz. Hep derim, fena mı olurdu Volkan Demirel şöyle çıplak pozlar verse, Arda Turan’la havuzda şakalı fotoğraf çekimleri yapılsa diye. Bu reklam filmi bir milat olabilir. Garanti’ye tebrik mesajlarını lütfen iletiniz, onlar da bu reklam filmini yapan ajansa bunu ilesinler, bu güzel geridönüş bir çığ gibi büyüsün, yeni bir sayfa açılsın!

Ancak sevgili dostlar, sizden ricam, bir sonraki reklam filminde Engin Atsür’e daha çok yer verilmesi gerektiğini Garanti’ye iletmeniz. Christiano Ronaldo’yu yakışıklılıkta cebinden çıkaracak cevherlerimiz var, biz yerimizde sayıyoruz. Böyle olmaz, aklınızda bulunsun.

G Tribi

5 Tem

Atalarımızın kurduğu toplum, aile, aşk, cinsiyet gibi kurumları elimizin -ve affedersiniz çükümüzün- tersiyle itiyoruz; yine de kabul etmek lazım, bu adamların kimi lafları gayet güzel. Bu blog’da, iğneyi ona buna batırmaktan hiçbir zaman çekinmiyoruz, ama kimi zaman çuvaldızla olan randevumuzu da unutmamalıyız.  Anlayacağınız üzere bugün biraz bizleri eleştireceğim Sevgili Okuyucular.

Bu yazıdaki konumuz triplerimiz. “G Tribi” adını verdiğimiz bu kimi zaman istemsiz ortaya çıkan tepkiler ta 40 metre uzaktan tanınabilir insan davranışları aslında. Şu sonu gelmez memnuniyetsizliğimizin, mükemmeliyetçiliğimizin, akranlarımız ve hemcinslerimize göre kat be kat fazla olan düşünceli olma halimizin ürünüdür bu tripler. “Afra tafra” klasmanında yer alan, hisleri belirtmek için kullanılan hareketler sözlerimizde veya beden dilimizde ortaya çıkar, davranışlarımızı yönlendirir ve biz bunları kullanarak karşımızdakiyle “iletişime geçtik” sanırız. G’ler o kadar çok şeyi sezdirmeden yapar, her şeyi çok güzel saklar veya süsler ki, kendilerini ifade ettikleri noktalarda da anlama işini yapan karşı taraftan aynısını beklerler.

“O masadan o an kalkıp tuvalete gittiğimde elbette X anlamalıydı ki, kendisiyle üç gün önce yaptığımız konuşmaya sinirlenmiştim ve o konuşmada adı geçen eski arkadaşımdan X ballandıra ballandıra bahsedince bundan bir kere daha rahatsız olmuştum.”

Bu ne komplike kendini ifade etme biçimidir? Sen kalk bir konuya sinirlen, üç gün konu hakkında hiç konuşma, sonra ilk görüştüğün anda bu rahatsızlığını dile getirme, ardından lafı dolaylı olarak açıldığında yavrum karşı taraf X hiçbir şeyden habersiz konuşurken ona tepki göstermek için tuvalet ziyaretini o ana denk getir, hah o da bundan her şeyi anlasın! Yok öyle şey, trip dediğin hedefi belli olmalı, terör saldırısı gibi vuran da vurulan da açıklamadan bilmeli bu hareketin nedenini. Bu kadar ince eleyip sık dokununca, aslında esas konunun ve esas tepkinin değeri de düşüyor, ama bunu anlayan o kadar az insan var ki aramızda (ki özeleştiri: Ben bile arada kendimi kaybederim. Burada ahkâm kesmeme rağmen gayet saçmalarım.).

Bir de şu müşkülpesentliğimiz var, yani her şeyi zor beğenişimiz. O gün eve aldığınız acıbadem mutlaka bayattır, restoranda gelen yemek soğuk, café’de getirilen soda sıcak, o mekan gürültü, bu mekansa çok sade, her yolda trafik var, her sokakta çok fazla insan. Bir türlü memnun olmaz kimi G’ler, hayatlarının aşklarını bulurlar, ona bile bir kulp takarlar. Sonra etrafındakilere trip de trip. Olmaz, böyle yaşanmaz ama hayat.

Bu saydıklarım aslında zamanla alışılan, belli bir süre sonra görmezden gelinen tripler… Bir de katlanılamayan, resmi olarak anlaşılamayan “denial içindeki G’lerin tripleri” var. Yani G olduğunu bir türlü kabullenememiş veya kendine itiraf etmemiş insanlarda biriken stresin bir anda gereksiz trip nöbetleriyle boşalması. En titrek orgazmdan daha şiddetli olan bu patlamalar çok garip yerlerde, çok alakasız zamanlarda ortaya çıkar. Yeri gelir ayağınıza basan birisine çılgınca bağırırsınız, yeri gelir siparişi yanlış getiren garsonu restoran işletmecisine şikâyet edersiniz. Dostlarınızın yakınlığına güvenip onları olur olmaz yerlerde azarlar ve hatta paylarsınız. Etrafınızdaki herkesin her şeyi sizin istediğiniz gibi yapması için gerekirse kulis faaliyetlerine girişirsiniz. “Onu istemem, bu gelmesin, şu niye burada” gibi laflar dostlarınızın verdiği davetlerde ağzınızdan düşmez. Bir mekana geç gelir, oradan mutlaka erken kalkarsınız.

Son örnek grubu için “yazık, öyle deme, hangimiz geçmedi bu yollardan” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız Sevgili Okuyucular. Zaten benim esas hedefim bu “ayna”yı onların yüzüne tutup onları sarsmak, onlara yardımcı olmak ve artık “out” olmalarının onları çok rahatlatacağını belirtmek.

Yine carcarcar konuşmuşum, ama vallahi genel olarak kendime kızdığım şeyleri yazdım. Sonuçta bu blog sadece sizlerle fikirlerimi paylaştığım bir yer değil, kendime ve çevreme dair şeyleri keşfettiğim de bir yer. Burada yazılanlar “dur şu okuyuculara bir ders vereyim” denilerek yazılmıyor, “Bak yine şunu yaptım” denildiğinde de yazılıyor. Aklınızda bulunsun.