Arşiv | Uncategorized RSS feed for this section

!f Gökkuşağı: A Royal Reunion Party

22 Şub

Image

Suç ve Ceza Dergisi II. Sayı 2009’da yayımlanan “Love: The Rainbow Official” adlı makalemden alıntıdır. 

G-Mall

Sessizce Mars Entertainment Group bünyesine dahil edilen sözde bağımsız filmlerin hiç de bağımsız olmayan festivali !f’in Gökkuşağı partisi bu akşam G-Mall’da düzenleniyor. Tam bir ironi. G-Mall MAC yıllardır kalburüstü G’lerimiz için hotspot şeklinde kullanılırken, bu akşam adeta isim hakkımızı almak için istilaya gidiyoruz. Seriously, maximum kart sponsorluğunda bir festival, nasıl oluyor da dahil olduğu grubun Mall’unda parti düzenliyor, fazla cheap. Neyse bir şans vereceğim. Söylendiğime bakmayın, yılın G etkinliğinden bahsediyoruz. Dolu dolu geçeceğinden eminim. Bakın İstanbul G life’ın Royal Reunion’ı olan partide bizi neler bekliyor.

Grindr Pride

2 yıldır gökkuşağı partilerinden uzağım. Rehab. Öncesi de pre-grindr period‘a denk gelir. Hatırlayan var mı o günleri? Romeo chat ekranlarını falans. Tey tey… Neyse, mobile-first uygulamasını da her yenilik gibi ilk biz embrace ettik. G-Mall MAC dinlenme odasında aynalardan gördüğümüz Grindr kullanım oranı bu gece partide görmek istemediklerimizden. Grindr sağolsun hepimiz birbirimizin çükünü, poposunu fotoğraflardan bile olsa biliyoruz! Vogue the Night konseptine sığınıp gerilmeyelim, bildiklerimizle yükselelim.

Clash of Exes

İstanbul G Night Life’ta kalitenin tek adresi !f partilerinin yıllardır değişmeyen olayı, tüm ex’leri bir araya toplaması. Bu akşam parti 10’da başlıyor, 11.30 gibi G-Mall’un G’ler tarafından fethi tamamlanmış olsa, 00.45 gibi iç savaş çıkar diye düşünüyorum. Dramaaaa! Tokatçılar, ya asabım çok bozulducular ve pişkinler bir arada olacak. Nostalji yapıp bu eğlenceyi ex’inizle kaçırmayın, tadını çıkarın! Ben şahsen alanın yeterince geniş olacağına inanıp teskin oluyorum şuan. Bitki çayı içip öyle geleceğim.

Being !f Official

İşte gecenin en zor olayı. Semi-out halimizle Faccebook’ta anonymous in a relationship yapıp, cover photo’ya erkek arkadaşın da olduğu bi tane yerleştirince Facebook official olmuş olabiliriz ama !f Official olmak gerçekten zor zanaat. Ya daha iyisi varsa düşüncesinin kurbanları için aranan partideyiz. Datumlarınız, fuck-body’leriniz sıra sıra önünüzden geçiyor. Bir de ex’lerin manalı bakışları var. Bir anda tüm society’e evet ben bu adamlayım diyorsunuz. Özetle !f Official olmadan önce üç kere düşünmek lazım. İlişkiniz bunu kaldırabilecek mi? O noktaya geldiniz mi? Yeni iseniz mucizelere inanın ama metanetli olmayı da aklınıza yerleştirin. Fazla uzamış bir ilişki içindeyseniz mesafeli davranın, partide az durun. Her koşulda unutmayın, bunun altından kalkamayan ilişki ezilmeye mecburdur.

Umarım gecenin sayılı şanslılarından  olursunuz da !f ve ortamı hissettiğiniz duyguların çok altında kalır.

Akşam görüşürüz.

RuPaul’s Drag Race: Hayatımın Yeni Neşesi

16 Ağu

Türkiye’de gay doğmuş ve bunu uzun süre reddetmiş bireyler olarak çok zor şartlarda büyüdük. Korkunç bir kavram karmaşası “Zeki Müren vs. Bülent Ersoy” çerçevesinde yaşanırken, bu kavram kargaşasının içine kendimizi koymak  hep zor oldu. Yine de her şeyi aştık, ilk öpüşmenin paranoyasından saunalarda grup sekslere yelken açtık. Ne yalan söyleyeyim, benim için hala aşılamayan şeyler vardı ve Drag bunların başında geliyordu. Ta ki RuPaul’a kadar. RuPaul Drag’e bakışımı sonsuza kadar değiştirdi.

Kendisi ‘We are born naked and the rest is drag,’ yani ‘Çıplak doğarız ve gerisi drag’dir,’ dese de Drag’in daha az felsefi tanımını da yapmak lazım. Drag bir erkeğin baştan ayağa görünüş bakımından belirli bir zaman için kadın olmasına deniyor. ‘Tucking’ ile pipinizin görünürlüğünü ortadan kaldırmanızla başlayan bu ‘giyinme’ makyajınız, kıyafetiniz, peruğunuz, parfümünüz ve yürüyüşünüzle tamamlanıyor. Drag Queen ise bu giyinme işlemi olmadan şovunu yapmayan göstericilere verilen bir isim. Kıyafetleri genelde normal moda anlayışından daha şatafatlı, makyajları daha renkli, playback şovları ise çok çok daha eğlenceli oluyor. Türkiye’de var olan travesti, transseksüel, dönme ve daha bir sürü saçma sapan kavramsal paketlemenin üzerinde yer alan Drag Batı Dünyasındaki eğlence sektörünün önemli bir kısmını oluşturuyor.

Gelelim RuPaul’e. RuPaul 90lar ve erken 2000lerde başarılı sahne şovlarıyla dikkat çektikten sonra esas atılımını iki sene önce Logo TV’de yayınlanmaya başlayan ‘RuPaul’s Drag Race’ ile yaptı. Drag’e hak ettiği görünürlüğü kazandıran bu Reality Show, aynı zamanda Drag dünyasının kendi kurallarını da yeniden tanımladı. Bu programda Amerika’nın dört bir yanından gelen birbirinden yetenekli yarışmacılar her hafta farklı bir etkinlik yapıyorlar. Hafta içerisinde fotomodellik, oyunculuk, biçki-dikiş, tasarım, taklit gibi konularda yeteneklerini gösteren Kraliçelerimiz gala gecesinde RuPaul’ın ve diğer jürilerin önünde defileye çıkıyorlar. O hafta en kötü performansı gösteren iki yarışmacı ‘Playback’ finaline kalıyorlar ve RuPaul kimin gidip kimin gideceğine bu finalden sonra karar veriyor. Her şey 45 dakika içerisinde olup bitiyor. Ne drama eksik, ne skandal. Benim rekorum günde 6 bölüm izlemek, fazlası çoktan mustarip olduğumuz ‘gerçeklik kaybı’nı kötüleştirebilir. Benden uyarması.

RuPaul’ın Drag dünyasını ve benim bu dünyayı algılamamı değiştirmesinin nedeni sadece bu yarışma değil. RuPaul’daki özgüven Obama’ya parmak ısırtacak seviyede. Kendisinin dil ile oynayışı ise harika. Artık klasikleşmiş olan laflarının yanında, her bölümde İngilizceyi eğip bükmesi onu modern bir ozana dönüştürüyor. Benim favorim olan lafları ve tavırları ortamda kimse konuşmazken ‘Silence!’ diye bağırması ve ‘The time has come to lip sync for your life!’ diye superstar adaylarını finale göndermesi.

RuPaul’un bir diğer özelliği elemedeki tavrı. Elenmekten kurtardığı insanlara ‘Shante, you stay’ derken, elediklerine önce övgüler düzüp sonra ‘Sashe away’ demesi. Keşke hayat da böyle olsa, güzel bir yüzleşme sonrası kimilerine ‘Shante you stay’ diyip diğerlerine ‘Now, sashe away,’ desek.

Bu arada Sevgili Okuyucular, evet, son fotoğraf sizin için. Siz hiçbir yere gitmeyin, hep bizlerle kalın.

Not: Bu harika fotoğraflar için http://rupaulsays.tumblr.com/ ‘a teşekkürü bir borç bilirim. Guys and Gals at Sh*t RuPaul Says,  I know I have never asked for your permission, but I am sure you are happy to see RuPaul’s message disseminating through your fabulous pictures. If not, contact me, and I will try to deceive you, haha!

Leyla Teras, Love’a Karşı: Bir Cumartesi Gecesi Hikayesi

25 Haz

Araştırmaydı, aile ziyaretleriydi derken bir Türkiye gezimin daha neredeyse sonuna gelmiş bulunuyorum. Siyasal kaygılarımın yavaş yavaş azalmasıyla (aslında daha çok üzüntüye dönüşmesiyle) kendimi İstanbul gece hayatına verdim. Uzun zamandır buralarda olmadığım için pek çok farklılık gözüme çarptı, mekanlar arasında gider gelirken İstanbul Gay Cemaatinin nasıl da değiştiğini gözlemledim. Değişmeyen şeyler kalabalık, sıkıntı, acele, anlık durumlardan felaketlerin veya harika anların doğması. Yoksa değişen çok şey var, ama esas konumuz bu değil. Esas konumuz Leyla Teras ve Love ekseninde iyiden iyiye bölünmüş gay cemaati.

Bu Cumartesi kendimi iki arkadaşımla Taksim’e attığımda bana önerilen ilk yer Leyla Teras oldu. Malum Pride Haftası başladı, Leyla’da parti var dediler. Gittik. Bize katılacak bir diğer cemaat üyesi arkadaşıma ‘Ben ortama bakayım, seni ararım,’ dedim, iyi ki öyle demişim. Zira Leyla Teras onun Kiki’den çıkıp geleceği bir ortam vadetmiyordu. Farklı bir anlayışa hitap ediyordu. Ama bence ortam harikaydı.

Leyla Teras’ta biraz savruk ama kendi içinde tutarlı bir müzik yelpazesi vardı. Arada Kardeş Türküler’den roman havası çalıyor, sonrasında Sürünüyorum patlıyor, bir anda kendinizi Born This Way ile dans ederken bulabiliyordunuz. Şarkıdan bağımsız bir şekilde herkes sıcağa, dumana, kalabalığa rağmen çok eğleniyordu. Tuvaletler mide bulandırıcı seviyede kirliydi, ama kimsenin bunu dert eder bir hali yoktu. Bir ara gözüm roman havasında oynayan o sakallı çocuğa takıldı, 9-8lik ritme ayak uydurmaya çalışan Hipster Erasmusların yanında hiç de alakasız durmuyordu. Leyla Teras’ın olayı bu eklektik durumun esas olmasıydı ve gerçekten çok eğlendim. Yanımdaki arkadaşlardan birine itiraf ettiğim gibi, Amerika’ya dönünce uzun süre dışarı çıkamayacağımı düşünüyorum. Leyla’nın sıcaklığını içime çekip dışarı çıktım çünkü diğer arkadaşım Kiki’den çıkıp Tekyön’e gideceğini söylemişti, onunla da eğlenmeyi kaçıramazdım. Yanımdakileri hızlıca öpüp Cihangir’e geçtim. Kalbim Leyla Teras ve rahat topluluğunda kaldı.

Ama ne oldu, Tekyön yanımızdaki kız arkadaşımız nedeniyle biz üç harika cemaat üyesini almadı, kalbimizi hafiften kırdı. Biz de soluğu Love’da aldık.

Şimdi Love eskisinden kesinlikle daha iyi ve bunun tek nedeni elbette havalandırmasının iki sene içerisinde oldukça gelişmiş olması. Yoksa değişen başka bir şey yok. Ancak turist sayısının bolluğu beni kendi amaçlarım nedeniyle azıcık üzdü. Ben eski dostlara bakmaya gelmiştim. Birkaçını da gördüm hatta. Neyse. Müzik yelpazesi genişti, ama müziğin çok sakil duran bir yanı vardı: Yarım saat techno, yarım saat Türkçe Pop, yarım saat Yabancı Pop şeklinde ilerleyen müzik insana gereksiz mood swingler yaşatıyordu. Hadi onu geçtim, Love’ın esas sorunu o güzelim club’ın neredeyse sadece bir kişi tarafından işgal edilmiş oluşuydu. Kirli sakallı, dar tshirtlü, kaslı (Bu arada azıcık geç oldu ama sonunda gym’i keşfettiniz. Tebrikler canlarım.), orta boylu insanlardan o kadar çok vardı ki, insanları birbirinden ayırt etmem aşırı zor oldu. Ayrıca tüm bu insanların suratlarında aynı içi boş, ‘cool’ ifadenin yer almış olması kötü ışıklandırılmış ortamda kişileri ayırt etmemde bana hiç yardımcı olmadı. Ben de ‘Neyse, en azından arkadaşlarım yanımda’ diyerek, yanımıza gelip saçma saçma bizimle dans etmeye çalışan ‘The Customer’ı görmezden gelerek mümkün olduğunda güzel noktaladım geceyi.

Geçen Cumartesi yaşadığım bu güzel geceden ortaya çıkan sonuç ise cemaatin iyice ikiye bölünmüş oluşu. Bir yanda gayet rahat, gayet kozmopolit, gayet çeşitli bir grup var, hiçbir şeye aldırmadan çok eğleniyor. Öbür tarafta tek tip insandan bir sürü var, hayatın tadını pek de çıkaramıyorlar. Yine de aralarındaki ortak bir özellik var, o da diğer insanlardan uzaklıkları. Zira birisi eski bir hanın terasında, diğeri de bir apartmanın bodrum katında.

Okuyuculara Soruyoruz: Düğünler neden işkence?

29 May

Daha önce de yazmıştım, bu aile ziyaretleri bana hiç iyi gelmiyor. Dengem bozuluyor, gairp bir sınırlanmışlık hissi, korkunç bir sinire dönüşüyor. Out olmadan geçirilen sinir nöbetleri geri dönüyor sanki. Nefret ediyorum aile ziyaretlerinden.

Hele bu aile ziyaretleri yıllarca yurt dışında yaşayıp, azıcık yurda döndükten sonra yapılıyorsa. Hele bu aile ziyaretleri, sevgilinin kucağından kalkılıp, İzmir sıcağına gelmek suretiyle gerçekleşiyorsa.

Annem ben daha Amerika’dayken tutturdu; ‘Bu düğüne katılmamız lazım. Sen de geleceksin.’ Beni aldı bir telaş. Etraftaki herkes bana ve aldığım eğitime saygı duyacak da, ben ağzımı açınca başlayacak yine o sorgulayan bakışlar, suratıma fırlatılan ‘acaba?’lar.

Kaldı ki, normal hayatımda hiç umrumda değil. Yolda sevgilimle öpüşürken biri laf etse, karşılığını çat diye veriyorum. Çalıştığım insanlarla, arkadaşlarımla, partide yeni tanıştığım birisiyle gay hakları üzerine muhabbet ediyorum, şakalarımı yapıyorum, erkek kesiyorum. Bunlarda hiç mi hiç sorun yok.

Ama hala açılınmamış bir aile var. Bir şekilde susturmuşum ‘kız arkadaşın var mı?’ sorularını –Hayır, yalan söyleyerek değil. Kariyerimi bahane ederek. Ayrıca o günden beri hep ‘evleneceğim insan’ dedim, cinsiyetsizleştirdim kelimelerimi, güzel bir önhazırlık olarak algılanabilir.- Onlara ‘Kahrolsun Heteronormativite’ temalı konuşmaları hala yapamıyorum.

Ayrıca insan merak ediyor: Şimdi Grindr’ı açsam etrafta kimi görürüm acaba? Şu bekar masasındakiler gerçekten bu kadar tatlı mı, yoksa ben kendimi mi kandırıyorum? Tek başına zeybek oynayan şu dalyan gibi delikanlıyı kaç dakika pürdikkat izlemem makbul? –Bu soruların cevaplarını özellikle burada yaşayan dostlardan istiyorum.-

Ayrıca etrafta ve özellikle düğünlerde kimse korkunç yüksek homoerotizm’in farkında değil. Oynarken birbirinin gözlerinin içine gülümseyen damat ve arkadaşları, insanların birbirini sürekli her fırsatta öpmesi, yaşlı amcaların ufacık adale gördüklerinde onları sıkması – en son omzuma petit bir mesaj aldım alakasız bir amcadan.

Hiç tarzım olmayan aşırı bunaltıcı bir yazı yazdım Sevgili Okuyucular, ama söyleyin: Sizce de artık kazan kaldırma vakti gelmedi mi? Pride’a katılınca işler bitiyor mu? Kendimize dair bir sistem geliştirmişiz, out and proud işlemiyor burada, o çok belli. Ama yine de kendi alanımızı artıracak birkaç kolektif adım atsak fena olmaz mı? Daha dün yeni Anayasa tartışmalarında bloke edildi cinsel tercih ve cinsel yönelime göre ayrımcılığın yasaklanması. Belki hayatta kalıyoruz, ama işler hiç iyiye gitmiyor. Bir düğün bile işkenceye dönüşmüşse, oturup düşünmemiz şart arkadaşlar.

Paylaşsanıza düşüncelerinizi bizle. En azından bunu yapalım. Haydi!

2012 Bahar Albümlerinden En Önemli Şarkılar

22 Nis

Bu blog yazısına birkaç kere başladım, ama şu an dank etti: Sevgili Okuyucularım albüm eleştirisi okumak isteseler, girer LA Times’a okurlar zaten, benim aman şu şarkı çok güzel, bu şarkının sound’u söyle dememe hiç gerek yok. Onun yerine bu bahar çıkan albümlerde göze çarpan birkaç şarkıyı sizlere yazayım istedim ki İstanbul bahar aşklarına hazırlıksız yakalanmayın.

Madonna’dan Masterpiece

Canımız, kraliçemiz, pop ikonomuz, İstanbul’un bu seneki en önemli konuğundan başlıyorum elbette. Madonna pek beklenen albümünü geçen ay çıkardı, ancak insanlarda genel bir hayal kırıklığı gözlenmedi değil. Dört çocuklu, yeni boşanmış, arada mükemmel bir film yapmış bir kadının pop müziğin tam ortasında yer alamaması çok doğal. (Sıkı Radikal okuyucuları bu cümleyi argümanı tanıyacaklardır. Ama sakin olun, o argümanın aslı LA Times’daki bir müzik otoritesine ait.) Bu haline rağmen Madonna öyle bir şarkı yapmış ki, çok net ‘yemeyin, yanında yatın’. Ki şarkının sözlerinde bu önerme azıcık var. Bu şarkıyı mutlaka İlahi İşaret’te bahsettiğim Mısırlı dostuma adadığımı söylememe gerek yok. Siz de hayatınızdaki masterpiece’lere korkmadan söyleyebilirsiniz. Hafiften ağlamayı ihmal etmeyin.

The Ting Tings’den Hang it Up, ama Inertia Remix

İlk albümleriyle hepimizi kendimizden geçiren bu haşarı ikili yepyeni bir albüm yaptı, ve onların albümü de beklentileri pek karşılamadı. Ben hayatımda ilk defa bir albümün delux edition’ını aldığıma sevindim, zira Hang it Up’ın ve Guggenheim’ın harika remixlerini bu sayede dinleme şansına eriştim. Bu yazıda bahsettiğim Intertia Mix ise hepsinden farklı. Bu şarkıyı mutlaka ikinci veya üçüncü date sonrası o yakışıklıyı ateşle yatağa atarken dinleyin. Diyeceksiniz tam deli gibi öpüşür ve gömlekleri yırtarcasına üzerimizden çıkarırken nasıl olacak bu? Cevap vereyim: Öncelikle date’e gömlekle gittiğiniz için sizi tebrik ediyorum. Olması gereken bu. Sonra sadede geleyim. Ayarlayacaksınız bir şekilde, size transandantal bir deneyim vadediyorum, lame olmadan bunu nasıl kotarabileceğinizi siz bileceksiniz artık. Siz o haldeyken şarkı çalmaya başlasın, bana teşekkür edeceksiniz. Hele kafanız azıcık güzelse, ne bu şarkı, ne date, ne de bu ateşli seks bitsin isteyeceksiniz. Enjoy!

Candan Erçetin’den Ali

Tamam, bu albüm Temmuz 2011’de çıkmış olabilir ama benim için yeni bir albüm. Geçen yaz ülkeye dönmedim, onun yerine deli gibi bir dil kursuna gittim. Kaçırmışım. Bu nedenle Candan Erçetin’in köküne kadar oryantalist albümünü yeni dinleyebildim. Albümde pek çok şarkıyı beğensem de Ali’nin yeri bambaşka. Koşarak Türkiye’ye gelip Ali adında yağız bir delikanlıya aşık olasım var bu şarkı nedeniyle. Ah ah, şu geldiğimde Boğaz kenarında dalyan boylu, inci dişli bir Ali ile tanışsam, şarkıdaki gibi aşık olsam, ne güzel olur. Siz de bu güzel İstanbul günlerinde böyle bir aşk yaşıyorsanız veya buna yaklaştığınızı hissediyorsanız bu şarkıyı kaçırmayın Sevgili Okuyucular. Ali diye sayıklarken bana ve Candan’cığıma siz de katılın.

Artık hazırsınız. Gidin, aşık olun. Hadi bakalım.

G Seyahat Rehberi vol.2: London in a Nutshell

19 Nis

Mayor of London olduğum dönemde Institute of Advanced Legal Studies Kütüphanesi’ne bağışladığım “Promiscuous Kebab” adlı tek nüsha kitabımdan alıntıdır.

Londraaa ya da zorlarsak London Baby.

London is gay arkadaşlar. Önce bunu bi hazmedelim. Sokağa çıkıp merkeze iniyorsunuz, sokakta karşınıza çıkan insanların çoğu G. Zaten G  quartier Soho tam merkezde yer alıyor. Onun dışında bir kaç G merkezi diyebileceğimiz alanlar olsa da G’ler heryerde. Öyle ki London Pride, G polislerimiz, ardından G kara kuvvetleri, akabinde G havacılarımız, ardından G deniz kuvvetlerimiz ve şimdi drag queen’ler gibi bi sıra ile ilerlemekte. Özetle Londra bi G’ye ihtiyacı olan her şeyden fazlasını vermekte, no worries. Londra’ya Mart ortasından Eylül sonuna kadar gitmek lazım. Abartmıyorlar havası çok kasvetli.

Parklar

Londra dediğimiz zaman kimileri “ah oranın parkları bizde olsa” diye hemen yakınır. Çok haklılar. Hyde Park‘ta tehlikeli cruising akşamlarına, Regents Park‘ta Grindr buluşmalarına ev sahipliği yapar Londra parkları. Ama o Soho Gardens yok mu! İşte keşke Türkiye’de olsa diye aradığınız tam olarak bu.  Havaların güzeleşmesi ile birlikte o küçücük Soho Gardens’i düzünelerce G doldurur. Herkes en mevsimlik kıyafeti, güneş gözlükleri, albenici bakışları ile sadece birbirini süzer. Çekingen olmayın. Sohbetin, parkın tadını çıkarın.

Yemek

Gündüz parkta takıldınız, arada bi pub’da Jug of Pimm’s içtiniz. Şimdi bir yerde kanınızı doyurmak gerekiyor. Soho restaurant kaynıyor. Dünya mutfağından birbirinden lezzetli seçeneler sizin için Wardour Street‘e dizilmiş. 5 dakika için İtaylan aşçısı fantezisi kurmak istiyorsanız Princi‘ye gidip tatılar ve tatlılıkların tadını çıkarabilir, unutulmaz bir Thai yemeği için hemen karşısındaki Busaba‘da kalamarı yeniden keşvedebilir, Crepeaffaire‘de Harry Potter’dan Malfoy’la karşılaşabilir, Old Compton Street’te Ed’s Diner‘a girip bir anda ülke değiştirip butterscotch milkshake ve cheddar’lı patates ile lezzet şöleni yaşayabilir, date’inizle sofistike sohbetler yapmak istiyorsanız Balans‘ta deniz ürünlerinin tadına varıp içten içe burada konsept restaurant açmak lazım diye düşünebilirsiniz. Hala anlaşılmadıysa açıkça belirteyim, tüm bu mekanlarda ve neighbourhood’da yer alan bilumum restaurant, bar, cafe ve club G’lerin kontrolü altında, just enjoy!

Gece kendinizi yemekle avutmak istiyorsanız, çıktığınız tüm clubların civarında eve sosissiz dönmenize gölnü el vermeyen Türk göçmenlerimiz yardımınıza yetişiyor. Ayrıca Old Compton‘da yer alan Balans Cafe’lerden biri sabaha kadar açık bi şekilde gece hayatının iddialıları ile dolu.

Gece Hayatı

Londra’da gece hayatı erken başlıyor sevgili G’ler. 2’den önce club’a gidilmez gibi kıta avrupası yazılı hukukuna dair İstanbul alışkanlıklarınızı önce bi unutun. Ayrıca anglo-sakson bir diyardayız. Öyle kolay kolay ucundan olduğunuzdan dahi iyi görünme imkanınız yok. Adamlar yaşadığımız dünyanın kitabını yazmış; göstermelik tavırlarınızın, elinizdeki mojito’nun hiç bir değeri yok. Vücüdunuz iyi değilse değildir, barışın kendinizle. Anlattıklarınızla ilginç olmaya çalışmayın kendiniz zaten yeterince ilginçsiniz. Utangaçlığa hiç yer yok. Etraftaki ingilizler ingilizcenizin ne kadar dandik olduğunu anlayacak diye korkmayın; etrafınızda sandığınız kadar çok ingiliz yok, varsa da karşılaştıkları ilk yabancı siz değilsiniz. Terbiye amaçlı bu petit introduction ardından gelelim sadete.

Londra G gece hayatı ana olarak üç bölgeden oluşur. Soho, Shoreditch ve Vauxhall. Hafta içi nazaran sakin bi akşam geçirip biraz da sıradışı mekanlarda olmak istiyorsanız. Shoreditch, The George and Dragon tam size göre, aynı şekilde Soho’da yer alan China Town’da gizlenmiş Experimental Cocktail Club‘ı da görmeden dönmek istemezsiniz (Giriş için e-mail üzerinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor). Ayrıca Angel ve Shoreditch area merkezden sıkıldığınızda her zaman size güzel sürprizler sunacağından bir google search’i haketmekte.

Soho’da gündüz takılırken bir sürü mekan görmüşsünüzdür. Sizi temin ederim bunların bi kısmı içine girer girmez çıkmak istyeceğiniz mekanlar. Bu sebeple gittiğiniz yeri bilmek çok önemli. Önce pre-club’lardan başlayalım. Londra’da pre-clublarda adam gibi vakit geçirmek istiyorsanız 9-9.30 arası orada olmanızı öneririm. Friendly Society semi-futuristic, semi hipster dekorasyonu, The Yard bahçe ve balkonu ile sizi çağırmaktayken KU Bar ise club öncesi tam bir antreman niteliğinde. Saat 11-11.30 oldu mu bulunduğumuz mekana hemen “burasının tadı kaçtı”  bakışı atıp, o gecenin esas mekanına ilerliyoruz. İlerlerken mekan çıkışlarından ya da sokaktan flyer veya bileklik almak gecenin ilerleyen mekanlarına vermeniz gereken giriş ücretlerinden kurtulmanızı sağlayacaktır. Bu ne cheap’lik demeyin, alın. Cuma akşamları herkes Popstarz‘da olur. Siz de orada olun. Cumartesi ve Pazar için ise mekan kesinlikle G-A-Y Late‘tir. G-A-Y Late’e geldiğinizde saat 12 olmuşsa sıra sizi üzer ama yılmayın. Kalabalık grupları alamayacaklar, arada yılanlar olacak, ayrıca sırada hep sohbet olur. Bekleyin. Tabi 12’den önce gitmek de bir seçenek olabilir. G-A-Y Late candır ama 3’te kapanır. Çıkışta G-A-Y Heaven‘a doğru giden bir kafile vardır onlara takılıp geceye orada devam edebilirsiniz. Ancak Heaven da 5’te kapandığı için size Late’in kötü son saatini bırakıp Heaven’a geçmenizi öneririm. Cumartesi akşamları Heaven’da sürpriz konserler olabiliyor. Bir kere sürpriz olarak Madonna bir kere de Kylie çıkmış bana Eurovision öncesi Blue denk gelmişti. Surpriz konser yoksa Countdown Party var demektir. Top 100’la dansın dibine vurmanız mümkün. Ayrıca Perşembe akşamı Heaven’da bi lifetime experience olarak adlandıra bileceğimiz pipi show düzenlenir. Perşembeleri 12’de orada olun. Saat 5’te Heaven’ı da kapadıktan sonra hala geceye devam etmek istiyorsanız işte o zaman  Vauxhall’un yolunu tutma zamanıdır. Vauxhall’a geldiğinizde kafanız elbette nereye girdiğinizi anlamayacak kadar güzeldir. Onun için özel bir mekan tavsiye etmek istemiyorum.

Gece hayatının popülerlerini bir kenara bırakacak olursak Londra’da fetiş partilerden kabarelere kadar bir sürü seçenek bulunmakta. Tavsiyem gitmeden önce mekanı internetten bi okumanız. Foursquare commentlerine bakmanız. Elbette sizin de fit ettiğiniz bir yer vardır.

Acil Halvet İhtiyacı

Ateş başınıza vurdu ama gün ortası ya da hiç club’a gidesiniz yok. Sorun değil, çok şükür Grindr‘ın anavatınındayız. Londra’da herkes ülkemizin aksine Grindr’ın nasıl kullanacağını çözmüş. Bir kaç chat sonrasında sürekli aynı cümlerin döndüğünü göreceksiniz. Fun? NSA fun now? Wanna suck it now? Nice smile, do u have a dick pic? tag cloud’dan sadece öne çıkanlar. Lütfen yüzünüzü gizlediğiniz fotoğraflar gönderip ülkemizin adını homophobic‘e çıkarmayın zaten almanların kendini güneyli sandığı bir dünyada yaşıyoruz.

Grindr tek seçeneğimiz değil. Saunalaaaar. Evet terli insanlarla aynı jakuzileri paylaştığınız yerlerden bahsediyorum. Sauna konseptinden bir haberseniz öyle kalın, bu paragrafı atlayın. Exibitionist döneminde olanlar ise özenle okusun. Keza Londra saunaları buhar odası orgy’leri, havuz flörtleri, dark room fantezileri, jakuzi yiyişleri, salıncaklı koridorları ile top noktada. Kısaca özetliyorum google’layıp bulursunuz. Chariots Shoreditch, pazar günleri öğlen 2 gibi gidilmeli.   Oldukça büyük bir facility, haliyle geniş yelpazede bir kitleye hitap ediyor. The Locker Room, Londra’nın en friendly saunası diyebilirim. Uzun uzun saatler takılabilirsiniz. Saunada ev rahatı arayanlar, gittiklerine pişman olmayacaktır. Haftasonu öğleden sonra gidilmeli. Pleasuredrome, sauna pazarının en posh mekanı. Ne kadar posh olabilirse işte.  Kitle de kendince seçici, bir çok fanteziye uygun temiz bir mekan. Her gün 4-5 civarı gidilebilinir. The SaunaBar, merkeze yakınlığı SaunaBar’ın en büyük avantajı, mekan biraz küçük olsa da kitlesi hiç fena değil.  Saat 4 gibi gidilmeli.  Sweatbox Soho, sauna işinin en iddialıları bunlar. Keza üst kat G spor salonu, spor salonuna üye olursanız saunadan da ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Keza soyunma odalarınız ortak. Salon’u da günlük kullanmak mümkün olduğundan önce kaslarınızı şişirip hemen ardında aşağıya inerek emeklerinizin karşılığını almanız mümkün.

Önce Sağlık

Hazır Londra’ya gitmişken bir de G sağlığınızı kontrol ettirmek istermisiniz. Hiç bir ücrete tabii olmadan adınızı bile vermeniz gerekmeden cinsel yollarla bulaşan tüm hastalıklar bakımından kontrol olabilirsiz. Ayrıca olmaz demeyin, burası Londra, bir anda kendinizi hiç tanımadığınız biri ile bir okulun tuvaletinde korunmadan sevişirken de bulabilirsiniz. Bu durumlarda hemen 56 Dean Street‘in yolunu tutuyorsunuz. Sizi asla yargılamayan doktorlarla açıkça konuşup, ülkemizde sunulmayan bir çok tedavi seçeneği ile aklınızı kurcalayan her neyse daha rahat bir şekilde hayatınıza devam edebilirsiniz.

G Social Life

Gayliğin 21.yy’da olduğu nadir şehirler birindeyiz. Tabii ki de G kürek takımı da var, G’ler için özel room mate arama etkinlikleri de. Aklınıza ne geliyorsa G versyonu siz istediğiniz sürece orada. Village Drinks diye bir oluşum söz konusu. Web siteleri online dating için çok elverişli olmasa da profesyonel hayatta yer alan bir çok G’yi etkinkliklerinde bir araya getiriyor. Aynı zamanda politikacıların, gazeticilerin konuşmacı olduğu bir sürü konferans da düzenlemekte.

Umarım Londra deneyiminiz oldukça tatmin edici geçer. Gözünüz ve kalbiniz hep açık olsun. Ve unutmayın Londra’da olan hakkikaten orada kalıyor. Keza eşi benzeri yok.

İstanbul’da gay bir kitap partisi

5 Nis

İstanbul’un gay scene’inden biraz uzağız bu aralar. Hem fiziksel olarak İstanbul’dan bir süre uzak kalmaktan, hem de gay mekanların aynı sıkıcı konseptinden hala kendini kurtaramayıp değişememesinden kaynaklanıyor bu uzaklık. Neyse, postumuzun konusuna gelelim. İstanbul’un sıkıcı gay scene’inden bize ufak bi değişiklik vaat eden bir partiyi duyurmak için bu post. Daha önce de Söylenmeyen adında bir kitap çıkaran, “Murat Renay” rumuzlu arkadaşımız, “Ben senin bildiğin erkeklerden değilim” adında yeni bir kitap daha yayınlamış. Kitaplar hakkında henüz bir yorum yapamayacağım, zira ikisini de okumadım ama Türkiye’de bir eşcinselin eşcinsellik üzerine değil kitap, post-it yazması bile bana göre sevindirici bir şey. Bu vesileyle de Murat Renay’ı tebrik edelim. Murat Renay, yeni kitabının tanıtımı ve kutlaması için The Hall’un içinde yer alan Bubble adlı mekanda, önümüzdeki Cumartesi parti veriyor. Bu gecenin DJ’liğini de kendisi üstlenecekmiş ayrıca. En azından şöyle bir kapıdan kafamızı uzatıp neler oluyor neler bitiyor görmekte yarar var. Belki İstanbul’da ihtiyacımız olan tarzda bir eğlenceyle karşılaşırız.

Murat Renay’ın, partiyle ilgili kendi blogunda yazdığı postuna da buradan ulaşabilirsiniz: http://homohobi.blogspot.com/2012/03/bu-sizin-bildiginiz-partilerden-degil.html