Archive by Author

RuPaul’s Drag Race: Hayatımın Yeni Neşesi

16 Ağu

Türkiye’de gay doğmuş ve bunu uzun süre reddetmiş bireyler olarak çok zor şartlarda büyüdük. Korkunç bir kavram karmaşası “Zeki Müren vs. Bülent Ersoy” çerçevesinde yaşanırken, bu kavram kargaşasının içine kendimizi koymak  hep zor oldu. Yine de her şeyi aştık, ilk öpüşmenin paranoyasından saunalarda grup sekslere yelken açtık. Ne yalan söyleyeyim, benim için hala aşılamayan şeyler vardı ve Drag bunların başında geliyordu. Ta ki RuPaul’a kadar. RuPaul Drag’e bakışımı sonsuza kadar değiştirdi.

Kendisi ‘We are born naked and the rest is drag,’ yani ‘Çıplak doğarız ve gerisi drag’dir,’ dese de Drag’in daha az felsefi tanımını da yapmak lazım. Drag bir erkeğin baştan ayağa görünüş bakımından belirli bir zaman için kadın olmasına deniyor. ‘Tucking’ ile pipinizin görünürlüğünü ortadan kaldırmanızla başlayan bu ‘giyinme’ makyajınız, kıyafetiniz, peruğunuz, parfümünüz ve yürüyüşünüzle tamamlanıyor. Drag Queen ise bu giyinme işlemi olmadan şovunu yapmayan göstericilere verilen bir isim. Kıyafetleri genelde normal moda anlayışından daha şatafatlı, makyajları daha renkli, playback şovları ise çok çok daha eğlenceli oluyor. Türkiye’de var olan travesti, transseksüel, dönme ve daha bir sürü saçma sapan kavramsal paketlemenin üzerinde yer alan Drag Batı Dünyasındaki eğlence sektörünün önemli bir kısmını oluşturuyor.

Gelelim RuPaul’e. RuPaul 90lar ve erken 2000lerde başarılı sahne şovlarıyla dikkat çektikten sonra esas atılımını iki sene önce Logo TV’de yayınlanmaya başlayan ‘RuPaul’s Drag Race’ ile yaptı. Drag’e hak ettiği görünürlüğü kazandıran bu Reality Show, aynı zamanda Drag dünyasının kendi kurallarını da yeniden tanımladı. Bu programda Amerika’nın dört bir yanından gelen birbirinden yetenekli yarışmacılar her hafta farklı bir etkinlik yapıyorlar. Hafta içerisinde fotomodellik, oyunculuk, biçki-dikiş, tasarım, taklit gibi konularda yeteneklerini gösteren Kraliçelerimiz gala gecesinde RuPaul’ın ve diğer jürilerin önünde defileye çıkıyorlar. O hafta en kötü performansı gösteren iki yarışmacı ‘Playback’ finaline kalıyorlar ve RuPaul kimin gidip kimin gideceğine bu finalden sonra karar veriyor. Her şey 45 dakika içerisinde olup bitiyor. Ne drama eksik, ne skandal. Benim rekorum günde 6 bölüm izlemek, fazlası çoktan mustarip olduğumuz ‘gerçeklik kaybı’nı kötüleştirebilir. Benden uyarması.

RuPaul’ın Drag dünyasını ve benim bu dünyayı algılamamı değiştirmesinin nedeni sadece bu yarışma değil. RuPaul’daki özgüven Obama’ya parmak ısırtacak seviyede. Kendisinin dil ile oynayışı ise harika. Artık klasikleşmiş olan laflarının yanında, her bölümde İngilizceyi eğip bükmesi onu modern bir ozana dönüştürüyor. Benim favorim olan lafları ve tavırları ortamda kimse konuşmazken ‘Silence!’ diye bağırması ve ‘The time has come to lip sync for your life!’ diye superstar adaylarını finale göndermesi.

RuPaul’un bir diğer özelliği elemedeki tavrı. Elenmekten kurtardığı insanlara ‘Shante, you stay’ derken, elediklerine önce övgüler düzüp sonra ‘Sashe away’ demesi. Keşke hayat da böyle olsa, güzel bir yüzleşme sonrası kimilerine ‘Shante you stay’ diyip diğerlerine ‘Now, sashe away,’ desek.

Bu arada Sevgili Okuyucular, evet, son fotoğraf sizin için. Siz hiçbir yere gitmeyin, hep bizlerle kalın.

Not: Bu harika fotoğraflar için http://rupaulsays.tumblr.com/ ‘a teşekkürü bir borç bilirim. Guys and Gals at Sh*t RuPaul Says,  I know I have never asked for your permission, but I am sure you are happy to see RuPaul’s message disseminating through your fabulous pictures. If not, contact me, and I will try to deceive you, haha!

Reklamlar

Leyla Teras, Love’a Karşı: Bir Cumartesi Gecesi Hikayesi

25 Haz

Araştırmaydı, aile ziyaretleriydi derken bir Türkiye gezimin daha neredeyse sonuna gelmiş bulunuyorum. Siyasal kaygılarımın yavaş yavaş azalmasıyla (aslında daha çok üzüntüye dönüşmesiyle) kendimi İstanbul gece hayatına verdim. Uzun zamandır buralarda olmadığım için pek çok farklılık gözüme çarptı, mekanlar arasında gider gelirken İstanbul Gay Cemaatinin nasıl da değiştiğini gözlemledim. Değişmeyen şeyler kalabalık, sıkıntı, acele, anlık durumlardan felaketlerin veya harika anların doğması. Yoksa değişen çok şey var, ama esas konumuz bu değil. Esas konumuz Leyla Teras ve Love ekseninde iyiden iyiye bölünmüş gay cemaati.

Bu Cumartesi kendimi iki arkadaşımla Taksim’e attığımda bana önerilen ilk yer Leyla Teras oldu. Malum Pride Haftası başladı, Leyla’da parti var dediler. Gittik. Bize katılacak bir diğer cemaat üyesi arkadaşıma ‘Ben ortama bakayım, seni ararım,’ dedim, iyi ki öyle demişim. Zira Leyla Teras onun Kiki’den çıkıp geleceği bir ortam vadetmiyordu. Farklı bir anlayışa hitap ediyordu. Ama bence ortam harikaydı.

Leyla Teras’ta biraz savruk ama kendi içinde tutarlı bir müzik yelpazesi vardı. Arada Kardeş Türküler’den roman havası çalıyor, sonrasında Sürünüyorum patlıyor, bir anda kendinizi Born This Way ile dans ederken bulabiliyordunuz. Şarkıdan bağımsız bir şekilde herkes sıcağa, dumana, kalabalığa rağmen çok eğleniyordu. Tuvaletler mide bulandırıcı seviyede kirliydi, ama kimsenin bunu dert eder bir hali yoktu. Bir ara gözüm roman havasında oynayan o sakallı çocuğa takıldı, 9-8lik ritme ayak uydurmaya çalışan Hipster Erasmusların yanında hiç de alakasız durmuyordu. Leyla Teras’ın olayı bu eklektik durumun esas olmasıydı ve gerçekten çok eğlendim. Yanımdaki arkadaşlardan birine itiraf ettiğim gibi, Amerika’ya dönünce uzun süre dışarı çıkamayacağımı düşünüyorum. Leyla’nın sıcaklığını içime çekip dışarı çıktım çünkü diğer arkadaşım Kiki’den çıkıp Tekyön’e gideceğini söylemişti, onunla da eğlenmeyi kaçıramazdım. Yanımdakileri hızlıca öpüp Cihangir’e geçtim. Kalbim Leyla Teras ve rahat topluluğunda kaldı.

Ama ne oldu, Tekyön yanımızdaki kız arkadaşımız nedeniyle biz üç harika cemaat üyesini almadı, kalbimizi hafiften kırdı. Biz de soluğu Love’da aldık.

Şimdi Love eskisinden kesinlikle daha iyi ve bunun tek nedeni elbette havalandırmasının iki sene içerisinde oldukça gelişmiş olması. Yoksa değişen başka bir şey yok. Ancak turist sayısının bolluğu beni kendi amaçlarım nedeniyle azıcık üzdü. Ben eski dostlara bakmaya gelmiştim. Birkaçını da gördüm hatta. Neyse. Müzik yelpazesi genişti, ama müziğin çok sakil duran bir yanı vardı: Yarım saat techno, yarım saat Türkçe Pop, yarım saat Yabancı Pop şeklinde ilerleyen müzik insana gereksiz mood swingler yaşatıyordu. Hadi onu geçtim, Love’ın esas sorunu o güzelim club’ın neredeyse sadece bir kişi tarafından işgal edilmiş oluşuydu. Kirli sakallı, dar tshirtlü, kaslı (Bu arada azıcık geç oldu ama sonunda gym’i keşfettiniz. Tebrikler canlarım.), orta boylu insanlardan o kadar çok vardı ki, insanları birbirinden ayırt etmem aşırı zor oldu. Ayrıca tüm bu insanların suratlarında aynı içi boş, ‘cool’ ifadenin yer almış olması kötü ışıklandırılmış ortamda kişileri ayırt etmemde bana hiç yardımcı olmadı. Ben de ‘Neyse, en azından arkadaşlarım yanımda’ diyerek, yanımıza gelip saçma saçma bizimle dans etmeye çalışan ‘The Customer’ı görmezden gelerek mümkün olduğunda güzel noktaladım geceyi.

Geçen Cumartesi yaşadığım bu güzel geceden ortaya çıkan sonuç ise cemaatin iyice ikiye bölünmüş oluşu. Bir yanda gayet rahat, gayet kozmopolit, gayet çeşitli bir grup var, hiçbir şeye aldırmadan çok eğleniyor. Öbür tarafta tek tip insandan bir sürü var, hayatın tadını pek de çıkaramıyorlar. Yine de aralarındaki ortak bir özellik var, o da diğer insanlardan uzaklıkları. Zira birisi eski bir hanın terasında, diğeri de bir apartmanın bodrum katında.

Okuyuculara Soruyoruz: Düğünler neden işkence?

29 May

Daha önce de yazmıştım, bu aile ziyaretleri bana hiç iyi gelmiyor. Dengem bozuluyor, gairp bir sınırlanmışlık hissi, korkunç bir sinire dönüşüyor. Out olmadan geçirilen sinir nöbetleri geri dönüyor sanki. Nefret ediyorum aile ziyaretlerinden.

Hele bu aile ziyaretleri yıllarca yurt dışında yaşayıp, azıcık yurda döndükten sonra yapılıyorsa. Hele bu aile ziyaretleri, sevgilinin kucağından kalkılıp, İzmir sıcağına gelmek suretiyle gerçekleşiyorsa.

Annem ben daha Amerika’dayken tutturdu; ‘Bu düğüne katılmamız lazım. Sen de geleceksin.’ Beni aldı bir telaş. Etraftaki herkes bana ve aldığım eğitime saygı duyacak da, ben ağzımı açınca başlayacak yine o sorgulayan bakışlar, suratıma fırlatılan ‘acaba?’lar.

Kaldı ki, normal hayatımda hiç umrumda değil. Yolda sevgilimle öpüşürken biri laf etse, karşılığını çat diye veriyorum. Çalıştığım insanlarla, arkadaşlarımla, partide yeni tanıştığım birisiyle gay hakları üzerine muhabbet ediyorum, şakalarımı yapıyorum, erkek kesiyorum. Bunlarda hiç mi hiç sorun yok.

Ama hala açılınmamış bir aile var. Bir şekilde susturmuşum ‘kız arkadaşın var mı?’ sorularını –Hayır, yalan söyleyerek değil. Kariyerimi bahane ederek. Ayrıca o günden beri hep ‘evleneceğim insan’ dedim, cinsiyetsizleştirdim kelimelerimi, güzel bir önhazırlık olarak algılanabilir.- Onlara ‘Kahrolsun Heteronormativite’ temalı konuşmaları hala yapamıyorum.

Ayrıca insan merak ediyor: Şimdi Grindr’ı açsam etrafta kimi görürüm acaba? Şu bekar masasındakiler gerçekten bu kadar tatlı mı, yoksa ben kendimi mi kandırıyorum? Tek başına zeybek oynayan şu dalyan gibi delikanlıyı kaç dakika pürdikkat izlemem makbul? –Bu soruların cevaplarını özellikle burada yaşayan dostlardan istiyorum.-

Ayrıca etrafta ve özellikle düğünlerde kimse korkunç yüksek homoerotizm’in farkında değil. Oynarken birbirinin gözlerinin içine gülümseyen damat ve arkadaşları, insanların birbirini sürekli her fırsatta öpmesi, yaşlı amcaların ufacık adale gördüklerinde onları sıkması – en son omzuma petit bir mesaj aldım alakasız bir amcadan.

Hiç tarzım olmayan aşırı bunaltıcı bir yazı yazdım Sevgili Okuyucular, ama söyleyin: Sizce de artık kazan kaldırma vakti gelmedi mi? Pride’a katılınca işler bitiyor mu? Kendimize dair bir sistem geliştirmişiz, out and proud işlemiyor burada, o çok belli. Ama yine de kendi alanımızı artıracak birkaç kolektif adım atsak fena olmaz mı? Daha dün yeni Anayasa tartışmalarında bloke edildi cinsel tercih ve cinsel yönelime göre ayrımcılığın yasaklanması. Belki hayatta kalıyoruz, ama işler hiç iyiye gitmiyor. Bir düğün bile işkenceye dönüşmüşse, oturup düşünmemiz şart arkadaşlar.

Paylaşsanıza düşüncelerinizi bizle. En azından bunu yapalım. Haydi!

2012 Bahar Albümlerinden En Önemli Şarkılar

22 Nis

Bu blog yazısına birkaç kere başladım, ama şu an dank etti: Sevgili Okuyucularım albüm eleştirisi okumak isteseler, girer LA Times’a okurlar zaten, benim aman şu şarkı çok güzel, bu şarkının sound’u söyle dememe hiç gerek yok. Onun yerine bu bahar çıkan albümlerde göze çarpan birkaç şarkıyı sizlere yazayım istedim ki İstanbul bahar aşklarına hazırlıksız yakalanmayın.

Madonna’dan Masterpiece

Canımız, kraliçemiz, pop ikonomuz, İstanbul’un bu seneki en önemli konuğundan başlıyorum elbette. Madonna pek beklenen albümünü geçen ay çıkardı, ancak insanlarda genel bir hayal kırıklığı gözlenmedi değil. Dört çocuklu, yeni boşanmış, arada mükemmel bir film yapmış bir kadının pop müziğin tam ortasında yer alamaması çok doğal. (Sıkı Radikal okuyucuları bu cümleyi argümanı tanıyacaklardır. Ama sakin olun, o argümanın aslı LA Times’daki bir müzik otoritesine ait.) Bu haline rağmen Madonna öyle bir şarkı yapmış ki, çok net ‘yemeyin, yanında yatın’. Ki şarkının sözlerinde bu önerme azıcık var. Bu şarkıyı mutlaka İlahi İşaret’te bahsettiğim Mısırlı dostuma adadığımı söylememe gerek yok. Siz de hayatınızdaki masterpiece’lere korkmadan söyleyebilirsiniz. Hafiften ağlamayı ihmal etmeyin.

The Ting Tings’den Hang it Up, ama Inertia Remix

İlk albümleriyle hepimizi kendimizden geçiren bu haşarı ikili yepyeni bir albüm yaptı, ve onların albümü de beklentileri pek karşılamadı. Ben hayatımda ilk defa bir albümün delux edition’ını aldığıma sevindim, zira Hang it Up’ın ve Guggenheim’ın harika remixlerini bu sayede dinleme şansına eriştim. Bu yazıda bahsettiğim Intertia Mix ise hepsinden farklı. Bu şarkıyı mutlaka ikinci veya üçüncü date sonrası o yakışıklıyı ateşle yatağa atarken dinleyin. Diyeceksiniz tam deli gibi öpüşür ve gömlekleri yırtarcasına üzerimizden çıkarırken nasıl olacak bu? Cevap vereyim: Öncelikle date’e gömlekle gittiğiniz için sizi tebrik ediyorum. Olması gereken bu. Sonra sadede geleyim. Ayarlayacaksınız bir şekilde, size transandantal bir deneyim vadediyorum, lame olmadan bunu nasıl kotarabileceğinizi siz bileceksiniz artık. Siz o haldeyken şarkı çalmaya başlasın, bana teşekkür edeceksiniz. Hele kafanız azıcık güzelse, ne bu şarkı, ne date, ne de bu ateşli seks bitsin isteyeceksiniz. Enjoy!

Candan Erçetin’den Ali

Tamam, bu albüm Temmuz 2011’de çıkmış olabilir ama benim için yeni bir albüm. Geçen yaz ülkeye dönmedim, onun yerine deli gibi bir dil kursuna gittim. Kaçırmışım. Bu nedenle Candan Erçetin’in köküne kadar oryantalist albümünü yeni dinleyebildim. Albümde pek çok şarkıyı beğensem de Ali’nin yeri bambaşka. Koşarak Türkiye’ye gelip Ali adında yağız bir delikanlıya aşık olasım var bu şarkı nedeniyle. Ah ah, şu geldiğimde Boğaz kenarında dalyan boylu, inci dişli bir Ali ile tanışsam, şarkıdaki gibi aşık olsam, ne güzel olur. Siz de bu güzel İstanbul günlerinde böyle bir aşk yaşıyorsanız veya buna yaklaştığınızı hissediyorsanız bu şarkıyı kaçırmayın Sevgili Okuyucular. Ali diye sayıklarken bana ve Candan’cığıma siz de katılın.

Artık hazırsınız. Gidin, aşık olun. Hadi bakalım.

İlahi İşaret

31 Mar

Ayrılık sonrası dönemin en belirgin özelliklerindendir geleceğe karşı umutsuz olmak. İnsan sürekli şu hayatta ne kadar yalnız olduğunu kendine söyler durur. Üzerine arkadaşlarının ‘Sana zaten layık değildi!’ ‘Daha iyisini bulacaksın, bak görürsün.’ gibi lafları nedeniyle, insan kendini daha da kötü hisseder. Evet, hem onca zamanı boşa harcadım, hem de asla eski sevgilim gibi güzel konuşan, hakkını vererek seven, harika öpüşen ve sevişen birisini bulamayacağım, diye düşünür durur insan.

Ta ki ‘ilahi işaret’e kadar.

Image

Şimdi diyeceksiniz, bu Giddens blog’dan uzak geçirdiği zamanlarda iyice dine bağlamış, ilahi milahi diyor. Hayır Sevgili Okuyucular, dine sarmadım. Arada yoga filan yapmış olsam da, hala Uzakdoğu felsefelerine de bulaşmadım. Ama benim şu an en kötüsünden bir magic realist bir sıfata ihtiyacım var. Zira tanımlayacağım şeyin rasyonellik çerçevesinde açıklanabilir bir hali yok.

two guysİlahi işaret dediğim şey çok basit. Hani bazen bir sitede, bir telefon uygulamasında veya bir konferansta birisiyle karşılaşırsınız, muhabbet kendiliğinden ilerler, hem de sadece ilerlemez, çok güzel ilerler. O an tek istediğiniz o insanla çok daha fazla vakit geçirmektir, ve o insan sizin ilahi işaretinizse onun da yapacak başka hiçbir şeyi yoktur, tüm bir geceyi veya hafta sonunu sizinle geçirebilecektir. Ve en önemlisi, oyunun kuralı bellidir: Belirli süre bitince o şehrine dönecektir ve bir daha görüşmek büyük ihtimalle imkansız olacaktır.

Sevgiliden yeni ayrılmış bünyeye bundan daha güzel bir terapi olamaz. Çünkü az zamanda her türlü iletişimde çok büyük işler başarmanın hafifliği hem insanı feraha erdirir, hem de insanın içini bir umut kaplar. İnsan farkına varır ki, bu güzel adamlar dünyada mevcutlar ve herhangi birisiyle tanışmak aslında sadece şans işi.

İlahi işaret size ne arıyorsanız bulacağınızı gösteren büyülü bir andır. İlahi işaret hem sırtınızı sıvazlar, kendinizi iyi hissettirir, hem de her şeyin daha iyi olacağını mükemmel bir şekilde gösterir.

LAŞu zamana kadar bu işaretlerden iki tane aldım. Bir tanesinde Los Angeles’tan şehrime kitap tanıtımı için gelen genç, başarılı ve çok yakışıklı bir antropolog ile bütün gece boyunca tüm iletişim yöntemlerini kullanarak ruhumuzun en ince derinliklerine bakmıştık. Hala arada konuşuruz, ama mesela ben Los Angeles’a gittiğimde onu aramam. Çünkü tek gecelik o ilişkimizde şu zamana kadar yaşadığım pek çok uzun ilişkiden daha güzel öyle şeyler paylaştık ki, o büyülü an bize yetti. Jesse ve Celine gibi 20’li romantikler olmadığımız için de bir daha görüşelim diye tutturmadık hiç.

kahireİkincisi ise bu yazıyı bu sabah bana yazdıran, yine genç, başarılı ve çok yakışıklı birisi ama bu sefer ilahi işaretimiz bir kültürel çalışmalar doktora öğrencisi. Okulumuzdaki konferansta sunum yapmak için Kahire’den kalkıp gelen bu harika insanı ilk günden gözüme kestirmiş olsam da ancak konferansın kapanış yemeğinde yakalayabildim. (Evet, işkolik genlerim hala hayatta.) Konuştuk, yemek yedik ve sonrasında ben mi onu bırakmadım, o mu beni bırakmadı, orası belli değil. Kendisini şehrimizin ünlü gay hipster partisine davet ettim, davetimi hemen kabul etti, tüm gece ince bir zekayla örülmüş hem direkt hem de imalı—tam bir mental mastürbasyon örneği—diyaloğumuzla geçti. Gecenin sonunda öyle bir noktaya gelmiştik ki, ikimiz de yatmanın iyi bir fikir olmayacağı hususunda birleştik ve o, tüm dekolonizasyon teorilerini geriye çevirerek, reddettiği egzotik kimliğinden, egzotik kimliğini reddeten başka bir öznenin gözünde, muhteşem bir egzotik kimlik yaratmış oldu. Bu nedenle ben sabah baş ağrımı bir yana koyup, böylesi bir zekanın ve hinliğin nasıl da böyle güzel bir vücut ve yüzde birleştiğini düşünürken, kendisinin ilahi işaretlerimden birisi olduğuna kanaat getirdim.

Kahireli bu dostum da, Los Angeles’lı antropolog gibi, bana verilen bir işaret aslında. Ve akıbeti de onun gibi olacak. Sabah uyanınca hemen Kahire’de çalışma ve Arapça öğrenme planları yapmış olsam da, biliyorum ki bu his yarın veya öbür gün geçecek. Ve ben Kahire’ye gittiğimde onu aramayacağım. Ama Kahire’ye gideceğim. Hayat böyle bir şey. Kimileri yeniden karşılaşmak için kitap yazıyor, benimse tek derdim güzel yerler görmek.

Bir şey değil Madonna…

11 Kas

İkonlarımızdan Madonna bizlere teşekkür etmiş.

Kendisine ‘bir şey değil’ diyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Hoşgeldin Mert Fırat

1 Eki

Engin Altan Düzyatan Fan Kulüp Başkanlığı’ndan istifa edişimin resmi basın açıklamasıdır.

Sevgili Okurlar,

Daha önceki “Dizilerin Getirdikler…” isimli yazımdan bildiğiniz üzere, EAD’yi sevmek aşkların en güzeliydi benim için. Kendisi adına kurduğum Fan Kulüp’e hiç adetimiz olmasa da—ya da başka üyemiz—iki sene üst üste başkanlık ettim. Ancak buraya kadarmış Sevgili Okuyucular.

Kendisi hala candır, canandır, çok yakışıklıdır, ses tonu hala acaip etkileyicidir; ama yollarımız artık kesin bir şekilde ayrıldı. Nedeni de “Kapalıçarşı” isimli güzide dizimiz. Kim derdi ki geçen sezon bir fan kulüp aktivitesi olan bu diziyi izlemek, bu sene EAD’yi kalbimizdeki yerinden edecek? Elinde Karaca’yla tam bir aile babası, buğulu gözleriyle tam bir İstanbul aşığı, harika saç modeliyle modanın şaşmaz takipçisi ve yumuk yumuk gözleriyle yakışıklılığının zirvesinde olan bu insan artık sevgimizin odak noktası değil.

Peki neden, dediğinizi duyar gibiyim. Tek bir yanıt var: Arda. Yani Mert Fırat.

Kendisi için daha önce yazmayı düşündüğüm bir yazı vardı, bugüne kısmetmiş.

Kendimize soralım, Türk tipi nedir Sevgili Okuyucular? Fransızların bir saç modeli, İtalyanların hayata yaklaşımı, İspanyolların kirli sakalla doruğa çıkan yakışıklılıkları, Amerikalıların kasları onları ele verir. Bakarsınız, hah bu şu ülkeden dersiniz. Peki ya Türkler?  Zaytung haberlerine konu olabilecek bir belirsizlik var Türklerin tipinde. Yani vardı. Mert Fırat’a kadar.

Mert Fırat fiziğiyle ve duruşuyla Türkiyemizin “Bilinçli, sporunda, traşında Mühendislik Öğrencisi” modelini yansıtmaktadır. Ne tam Anadolu bağrı, ne sonsuz urban, sonsuz şehir çocuğu… Kendisinin sınırsız oyunculuk ve kürekçilik yeteneklerini “Başka Dilde Aşk”ta zaten gözlemlemiştik. Tüm bu özelliklerine, Kapalıçarşı’da rakı adabını, çarşı kültürünü, aşık olmayı, oturup kalkmayı bilen bıçkın delikanlı canlandırmasıyla “Yeni Favorimiz” sıfatını kattı. Kendisini ne kadar tebrik etsem az.

Zaten kendisi de sanırım bu habere çoktan sevinmiş, bununla alakalı memnuniyetini belirten pozlar vermiş. Straight Cool’luk nedir, bizlere göstermiş. Kendisine her konuda 10 puan veriyorum.

İşte hayat böyle Sevgili Okuyucular ve Oyuncular. Daha iyisi gelince şu pop kültüründe, insan elindekini hunharca harcayıveriyor. Siz siz olun, gerçek hayatta böyle olmayın. Yoksa kimseniz kalmaz. Aklınızda bulunsun.